Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2004

Topal kedim, türkiye’m

Radikal · 29 Ekim 2004

Cihangir’deki en güzel sabahlarım, adını bilmediğim bir kahvede başlar benim. Kahvenin, ‘asmalı’ ya da ‘asma altı’ gibi bir adı var. Ancak ben asmadan çok camii altındaki konumuna bakarak kararsız kalmışım, (eğer varsa) adını bir türlü aklımda tutamıyorum. Ben kahveninkini bilmiyorum ama kahvenin adını bilenlerin de, altında oturdukları ya da içinde namaz kıldıkları camiin adını bilmediklerini keşfettim. Kimi Cihangir diyor, kimi Sıraselviler. Oysa aslı, Firuzağa camii.

Yaban ellerde ne zaman, ‘Türkiye’yi anlat biraz...’ denilse, gözümün önüne işte bu camii ve altındaki kahve, sonra öteki kahve, kebapçı, bakkal, nalbur ve su tesisatçısı gelir. Anlatamam.

Firuzağa camii, Tanrı’ya tapınılan bir mabet olması gerekirken, mabetten çok, orta çaplı bir alışveriş merkezidir. Su tesisatçısına henüz işim düşmedi, ama nalburundan nalburiye, bakkalından bakkaliye alır, kebapçısında köfte yer, kahvelerinde çay içerim. Bu kahvelerin tiryakileri ve kebapçının müşterileri (ki aralarında, bir önceki gece laylada reynada ya da biberli ‘moon’ modunda asgari ücretin brütünü net olarak masaya bırakmışlar vardır), oturtuldukları iskemlelerin kırık dökük ve üstünde yedikleri masa örtülerinin sigara izmaritleriyle delik deşik olmasına aldırmaz. Ben de aldırmam. Tıpkı masaların önünde kocaman, pislik içinde bir çöp kargosunun durmasına ve zaten çöp kargosunun yanında da musalla taşının uzanmasına aldırmadığımız gibi.

Bazen öğle saatlerine denk gelir keyfimiz, bizler iştahla dişlerken hayatı, bir acılı kalabalık peydah olur, musalla taşına bir tabut yerleştirilir ve duası edilir. Belki Arapça anlamadığımızdan ya da ‘sıra henüz bizim değil’ umarsızlığıyla, şöyle bir bakar, gazetelerimize yumuluruz sonra. Zaten gazeteler de maddi manevi ölüm haberleriyle doludur. Ama bizim kurban gittiğimiz cinayet (henüz) değildir nasılsa ve başkalarının nerede, niçin öldürüldüğünü ya da toplumca nasıl soyulup soğana çevrildiğimizi okuruz merakla.

İşte elin yabanı, ‘Türkiye’yi anlat biraz...’ dediğinde bütün bunları ve bütun bunların hiç de kötü olmadığını, tam tersine hayata hoşluk kattığını ve benim de böylesini sevdiğimi anlatmak isterim. Gözümün önüne çöp kargosunun yanındaki musalla taşı, hemen arkasındaki kebapçı, bitişiğindeki salaş kahve, kulağıma tepemizden yükselen “Allaaahüekber!” sesleri gelir... Bakarım melül melül karşımdaki yabana, onun küçük mabetlerini, örneğin ‘Yoksulların Azizi Julien’ kilisesini, kilisenin küçük bahçesini ve 1672’de dikilip hala yaşayan ve üstüne titrenen kutsal ağacın hikayesini hatırlar, susarım. Hz.İsa, ‘Mabetteki tüccarları kovun!’ dediğinden beri kiliseye yalnızca dua etmek için giden birine, ben nasıl ‘öteki’ mabedi sevdiğimi, hem de bazen tabutlara karşı tattığım çayın, kahvenin, köftenin lezzetini, nalburun hoşsohbetini, bakkalın veresiyeciliğini anlatabilirim ki?

Nasıl anlatabilirim ki, Sıraselviler ile Akarsu caddelerinin birleştiği kavşakta trafik tıkanır; çünkü Firuzağa camii altındaki sigara yanıklı, topal bacaklı masalarda, kirli iskemlelerde oturabilmek için gelen beyzadeler Cherokee’lerini, Jeep’lerini, Mercedes’lerini yol ortasına bırakı bırakıverirler...

Nasıl anlatabilirim ki dört kişilik bir ailenin aylık giderini bir gecede harcayan bu cipçiler, aslında salaş kahvelerin, mangalda etin, sucuk ekmeğin ve ekmek arası balığın çocuklarıdır...

Bu sabah kocaman bir kedi geldi oturdu, kahvedeki masamın yanına. Ben diyeyim on kilo, siz deyin on beş; tam Ege’lilerin ‘katoz’ dediklerinden, Deniz Kavukçuoğlu’nun kulakları çınlasın, ‘Kedi Görüşü’* sahibi, siyah beyaz kürkü bakımlı, gözlerinden bilgelik akan muhteşem bir hayvan. Gelin görün ki, üç ayaklı. Dördüncü ayağını kime, nereye, hangi bıçkına ya da araba tekerleğine kaptırmıştı bilinmez. Nasıl böyle sürdürüyor hükmünü, diye düşündüm. Çünkü hükümdar bir katozdu, belli. Kuşkusuz iri gövdesiyle caydırıcılığa oynuyordu. Hala dövüşebilirmiş ‘gibi’ yapıyor, dizinden kopuk bacağını saklıyor, tehlike geçtiğinde seke seke devam ediyordu yoluna.

Türkiye’ye benziyordu, inanın. Acaba bu kediyi anlatsam, anlar mı AB’nin yabanı, kabullenir mi bu devasa ülkenin kırılgan ve topal ihtişamını?

*Doğan Kitapçılık, 2004

---------------------------------------------