Günün Mine’si soldu
Radikal · 5 Kasım 2004
Cumhuriyet gazetesinde çalıştığım yıllarda bir gün, selamlamak için odasına girdiğim İlhan Selçuk, yazısını henüz bitirmemişti. Özür dileyerek gerisin geriye çıkmaya hazırlanırken, o her zamanki nezaketiyle buyur etti, tabii ki densizlik edip oturmadım. Ama yüzündeki hüzün dikkatimi çekmişti, 'Neyiniz var?' diye sormadan edemedim. Bugün gibi hatırlıyorum, arkasına yaslanıp içini çekti, 'Yine kaybettiğim bir dostun arkasından yazıyorum,' dedi ve ekledi: 'Senin de başına gelecek, ölen arkadaşların için yazacak ve yazıların sayısı arttıkça, yaşlandığını anlayacaksın...'
Gerçekten de anladım ve giderek daha sık anar oldum İlhan Selçuk'un iki kere iki dört eder basitliğindeki kaçınılmaz öngörüsünü. Üstelik, nedendir bilinmez, pek de yaşlanmak gerekmedi. Daha yolun yarısında, ilkbaharla sonbahar arasında, ömrünün en güzel çağında dostlar gömüyorum.
Ama bu sonuncusu, gerçekten haksız, alabildiğine sırasız ve dayanılmazdı, kötü oturdu içime, içimize: Yaşam denilen enginde yavaş yavaş solmadı Mine. Ne kendisinin, ne de kimsenin beklediği bir anda, aslında hepimizin sıra beklediği ve beklemediğini sandığı rıhtımda, yalnız almaya geldiklerinin gözüne görünen, yalnız almaya geldiklerine filika indiren o malum gemiye sessizce atlayıp gitti sonsuzluk okyanusuna.
Kalakaldık öylece arkasından, sallamaya zaman bulamadığımız mendil elimizde, veremediğimiz son selam, hıçkırık olup boğazımıza düğümlendi. Ve elbette ve her zamanki gibi başrolde, pişmanlık: Bu yazıyı
o sağken, onun insanlığını, onun güzel ve cömert ruhunu, onun hayatımızı yaşanılır kılan neşesini, sevincini ve bize tattırdığı mutluluğu yazmamış, yazamamış olmanın pişmanlığı örneğin...
Kaç insan tanıdım ki ben, Mine Gözen gibi insan? Niye yazamadım ki onun varlığıma kattığı değerleri, sevgisini, zarafetini, inceliğini? Niçin onun arkasından yazmak gerekti, niçin arkasından yazmak gerekiyor hep, aramızdaki en iyilerin, meleklerin?
Arkadaşım, adaşım ve tam tamına yaşıtımdı Mine Gözen.
Ayrı ayların 10'unda doğmuştuk o kadar. Üç Mine'lerdik biz: Mine Sirmen, Mine Gözen ve bendeniz. Kahkahalarımızın çınladığı mekânlarda, Paris, İstanbul sokaklarında, biri 'Mine!' diye çağırınca üçümüz birden cevaplardık. Şimdi ikimiz cevaplayacağız artık. Sıkı dur Mine Sirmen, biliyorum senin acın, benimkinden beter, çünkü önceliğin var dostluğumuzda, ama kahkahalarımızın dinmemesini isterdi bizimki, öteki, artık aramızda olmayanı, içimizde yaşatacağımız adaşımız.
İnsanoğlu, yaşamda bulamadığı adaleti, ölümden bekliyor nedense. Yaşamın kimi düşürüp, kimi yücelteceği belirsiz, anladık. Bari ölüm sıralı olsa be kardeşim, ölümün de mi hakkaniyeti yok? Niye zamansız, sırasızlara ağlatır?
Yeryüzündeki son gecesini, bizlere armağan etti Mine Gözen. Üç Mine tam takım, Mehmet'i, Fatoş'u, Eren'i, Ali'si ve Daniel'i, hep birlikte.
Bizim için giyinmişti, 'şıkır şıkır', kendi deyişiyle. Söyleştik, gülüştük, koklaştık, kendi elimizde uğurladık evine. Son kucaklayan bendim, 'Seni arayacağım!' oldu son sözleri.
Güzel gözlerinin, ertesi sabah, kardeşinin, Mehmet'inin kucağında kapanacağını nasıl bilebilirdik? Niye anlayamadık, niçin hissetmedik?
Sinsi ve alçak ölüm! Kaçınılmaz olduğun için değil, haksız, sırasız ve adaletsiz olduğun için nefret ediyorum senden.
Adaşım, yaşıtım, öteki Mine G., Mine Gözen... Işıklar içinde yat, ruhunu ruhumuza yükledik, bizden içresin artık. Senin sevdiklerinin ve seni sevenlerin içinde, hep var olacaksın.