Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2004

Her eve bir Don Kişot

Radikal · 21 Kasım 2004

Duydum ki memleketime kar yağacakmış. Istanbul'un her kar macerasında,

babamı hatırlarım ben. 12 Mart 1970 darbesinin orducu sola kapıdan baktırıp, dergi kitap yaktırdığı günlere çeyrek vardı. Notre Dame de Sion'u sekiz yılda bitirmem için gerekli parayı ayırdığını; istediğim kadar 'çifte dikiş' hakkımın olduğunu, ancak sekiz yıl bittiğinde, hangi sınıftaysam o sınıftan okula veda edeceğim kararını, resmen ve yüzüme karşı daha önce açıklayan babam; küçük ailemizi emekli maaşıyla geçindirmekte zorlanıyordu. İşin özeti, böylesine mütevazı bir aile bütçesiyle NDS'de çocuk okutmak akıl kârı değildi. Ama benim babam, akıldan da üstün bir sebat abidesiydi.

Ben hiç teklemeden okuyordum, o da okutuyordu. Hepimizin üstü başı düzgün, karnımız toktu. Ancak hiçbir gereksiz harcamamız da yoktu. Parasızlıktan şikâyet ettiğini hiç duymadım, ama haftada iki gün İstanbul'un İzmit ucundaki Mutlu Akü (hâlâ var mı acaba) fabrikasında çalışmayı kabul ettiğinde, hiç de parlak bir durumda olmadığımızı anlamıştık. Cumhuriyet tarihinin Fransa 'Ecole Polytechnique'te yetişen hepi topu üç mühendisinden biriydi babam.

65 yaşında, haftada iki gün de olsa, sabah saat dörtte çıkardı Mutlu fabrikasına doğru.

Uyuyordum henüz, annemin, 'Ne olur, bugün gitme,' yakarışına uyandım. Gün doğmamış, doğacağı da yoktu. Lapa lapa kar yağıyor, İstanbul beyaza kesmiş, Maçka'daki sokağı kaplayan diz boyu kar, henüz bakirdi. Bu havada ne otobüslerin ne de vapurların işleyeceği, bırakın İzmit'e, Beşiktaş'a bile inilemeyeceği, zaten aklı olanın da hiç bir yere gitmeye kalkmayacağı aşikârdı. Gelin görün ki babam, nuhu nebiden kalma paltosu sırtında, annemin ördüğü kaşkolun üstüne geçirdiği Fransız fötrüyle kapıdan çıkmak üzereydi. Ben de yalvardım, tutmaya çalıştım, ama boşuna. Annemle birlikte pencereden, bakir karın üstüne ilk insan izlerini bırakan babamın gölgesini sokağın ucunda gözden yitirene kadar izledik, hüzünle. Bizim üzerimizde henüz geceliklerimiz vardı, evimiz sıcacıktı ve onu, adamımızı, soğuğun ayazına uğurluyorduk.

Perişan döndü babam o gece, çok geç vakit. Nasıl becerdiyse fabrikaya ulaşmış, ama başka kimse gelmediğinden zaten planladığı işi yapamamış, dönüş yolunda saatlerce yürüdükten sonra rastladığı bir kamyonla gelebilmişti Beşiktaş'a kadar.

Bir hafta hasta yattı, tabii. O benim Don Kişot'umdu. Hep haklı, hep doğru, ama girilmesi boşuna, gidilmesi gereksiz, çünkü TEK BAŞINA kazanılması imkânsız davalara baş koydu.

Ne zaman boyumdan büyük işlere kalkışsam, ne zaman zor bir mücadeleye girsem, babam gelir aklıma ve onun kör sebatıyla atılırken ortaya, anneciğimin temkinli inadını da alırım yanına. Bugünlerde, iki yıldır Fransa'da tek başıma, inat ve sebatla verdiğim bir hukuk mücadelesinde kazandığım topyekûn zaferi kutluyorum. Türkiye'yi karalayarak geçinen bir düzenbaz, Türkiye'nin düşmanlarıyla para karşılığı işbirliği yapan ve kendisini 'gazeteci' diye tanıtıp Türkiye aleyhtarı yayınlar yapan bir sahtekâr, sırtını dayadığı Türkiye düşmanı örgütlere güvenip Fransa'da üç dava açmak gafletinde bulundu, kendisinin ipliğini pazara çıkaran bendenize. Mahkemelere yalnız bile çıkamadı: Biri gidip biri gelen sürü sepet 'örgüt' avukatlarının dışında, komşu bir AB ülkesinden korumaları ve aynı asıllı metresiyle gözdağı veriyorlardı sözümona bana, 'Anlarsınız ya, bizdendir,' deniyordu Fransız yargısına.

Karşılarında bir ben, bir de avukatım vardı. Ülkenin en iyi avukatı, Le Monde gazetesinin avukatı üstlenmişti beni savunmayı, evet. Ve iki yıl içerisinde, yalnız gündüzler değil, geceler boyu hazırlandık o cüdamı ve arkasındakileri hukuken yenmeye. Babamın sebatına, annemin temkinli inadını ekledim; o cüdamın mezunum dediği okullardan diploması olmadığından, muhabiriyim dediği gazetelerde çalışmadığına, hocasıyım

dediği üniversitelerde hacı bile olmadığını, yalanlarını, sahtekârlığını, dalaverelerini bir bir kanıtladım.

Ve TÜM davaları kazandım! Şimdi cüdam, üstüne kalan mahkeme masraflarını ödeyecek. Ödemezse, 'Fransa'dan attıracağını, hapislerde çürüteceğini,'

ilan ettiği bendenizin yerine ya hapiste yatacak, ya da Fransa'yı terk etmek zorunda kalacak, iyi mi?

Bu yargı sürecinde avukat masraflarımı üstlenen, en başta Milliyet Almanya baskısı genel müdürü, bana güç ve cesaret veren sevgili arkadaşım Sevda Boduroğlu, gazetelerim Milliyet ve Radikal yönetimlerinin verdikleri mali destek, gösterdikleri anlayışa teşekkür ederim. Yalan ithamlar ve hakaretlere uğramak pahasına, lehimde tanıklık etmekte bir an bile tereddüt etmeyen Oktay Ekşi, Abdülkadir Ateş, Tansuğ Bleda, Mümtaz Teker, Gökşin Sipahioğlu, Erdoğan Teziç ve Ahmet San'a minnet, İspanya'dan yetişen Miguel Angel Bastenier'e sevgi selamı borçluyum. Yazılarıyla arka çıkan Orhan Bursalı, Özdemir İnce, Ertuğrul Özkök ve Nazım Alpman'ın röportajını unutmayacağım.

Ve bugün, bu davalarda beni öpmek için çıldıran etyiyen şapşupyan ve şürekasına dönüp, 'Öyle değil, böyle öpülür' diyorum. Öğrenmeyen beri gelsin, babamın sebatı ve annemin inadıyla, evire çevire öğretirim ben.