Niçin PKK? (2)
Radikal · 10 Aralık 2004
İlkel toplumu uygar toplumdan ayıran temel özellik, 'yasama' biçimi, başka deyişle hukuk anlayışıdır. İlkel toplum, yazılı olmayan yasalar çerçevesinde örgütlenir ve bu yasalara, 'töre' denir. Uygar toplumu ise yazılı yasaların oluşturduğu 'hukuk' örgütler.
Sidney Hartland'ın 'Primitive Law' kitabında yer alan, 'İlkel, özgür ve kısıtlamasız bir insan olmaktan çok uzaktır. Tersine, halkının gelenekleri onu sımsıkı sarar, salt toplumsal ilişkiler açısından değil, dinsel inancından cinselliğine, üretiminden tüketimine ve sanatına, doğumundan ölümüne geçerli töre zincirleriyle bağlıdır,' saptaması doğrudur.
İşte Türkiye Cumhuriyeti, 1937 yılından öteye derebeylerini muhatap alarak, Meclis'e doldurduğu aşiret reisleri aracılığıyla yönetmeye razı olduğu Güneydoğu'da, kendi hukuksal varlığını oturttuğu tarafsız devlet/eşit yurttaş temelini inkâr etmiş ve Kürt toplumunu törelerine terk ederek, hukuk devletinin egemenliğini dolaylı yoldan 'ilkel kabile' örgütlenmesiyle paylaşmıştır. Hatta bu paylaşım, sonuçları bugün de görüldüğü gibi, aşiret törelerinin hukuk devletinin önüne geçmesine yol açmıştır.
PKK'nın iç dinamiklerine, eğer kanlı bir terör örgütü oluşunun ister istemez yarattığı kin ve duygusallıktan arınmış bakacak olursak, neyi görüyoruz? Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı olduğunca, bölgedeki 'töre' düzenine de zıtlığını. Demokrasiyle yönetilen bir devletin
sınırları içinde yeri olmaması gerekirken kabul edilen töre düzeninde ezilen, horlanan, 'erkek' doğurmazsa 'ana' sayılmayan kadın; Marksist söylemli PKK'nın silahlı, yani diktatoryal ve bal gibi faşist düzeni içerisinde kaçgöç yaşamıyor, erkeklerle birlikte ve eşit koşullarda 'askeri eğitim' alıyor, çarpışıyor, hatta 'diktatörün' izin verdiği ölçüde cinsellik özgürlüğü bile var!
Aşiret reisi yok, dolayısıyla efendi/köle sömürüsü yok, aşiret bağı yok, dolayısıyla kan davası yok. Baba, ağabey, erkek kardeş, kısacası aile otoritesi kaldırılmış ve yerine kendileriyle eşit riskler alan 'komutan' otoritesi konulmuş. Üstelik, kan davasının, aşiret şerefinin yerine, ortak, milli bir dava gösterilmiş, bir kimlik vaat edilmiş. Ataerkil bir otorite hiyerarşisinden, dava kurucusunun 'ulusal şef' pozisyonunda 'ilahlaştığı' yeni, ama kadınla erkeğin eşit söz ve silah sahibi olduğu bir hiyerarşiye geçilmiş. Türkiye Cumhuriyeti'nin düzenine olduğunca, derebeylik düzenine karşı bir hareket değil de nedir bu anlamda PKK?
Abdullah Öcalan'ın çocukluğuna ilişkin anılarında, yerleşik töre düzenine isyanın belirtileri ayan beyan görülüyor. Kadınlara yönelik PKK söyleminde, ısrarla var zaten. Kanlı bir otoriteyi temsil eden bu kişi, elbette megaloman bir diktatör, elbette hiçbir anlamda bağışlanamaz, 30 bin canlık bir kıyımdan sorumlu, cezasını çekmeli, çekiyor, çekecek. Ancak, Kürtlere ve Güneydoğu Bölgesi'ne dair yaptığı saptamaların hepsinin yanlış olduğu söylenemez. Öcalan, PKK'yla birlikte yalnız Türkiye Cumhuriyeti'ne değil, bölgedeki ilkel töre düzenine de başkaldıran bir 'aydınlanmış deli'. Zaten bunca yandaş bulması, böylesine 'tapınılması', bence Türkiye'den çok, Kürtlerin önce kendi ilkel aşiret düzenine, törelere ve derebeylik otoritesine bağlılık zincirlerini kırmaya kalktığı içindir.
Türk devleti, bizzat sisteminin çatıştığı feodal sisteme boyun eğdiği, aşiretleri ve reislerinin otoritesine terk ettiği; hukuktan eğitime, eşitlikten yurttaşlığa kendi temel değerlerinin ayaklar altına alınmasına seyirci kaldığı bölgede; siyasal 'zayıflık' tercihinin hem kendine hem de müsamaha ettiği feodal sisteme bir isyanla sonuçlanacağını öngöremedi!
Daha da korkuncu, PKK'ya karşı savaşta, tam da PKK'nın 'karşı varoluş' nedeni, feodal sistemi kullandı, Cumhuriyet'in egemenliğini, Cumhuriyet'in temel değerlerini çiğneyen aşiret ve reis düzenine savundurdu, aşiretlere silah dağıttı, köy korucularını yarattı!
Geçen gün Milliyet'te, sevgili Belma Akçura'nın ibretlik bir haberiydi: Van'ın Ertuşi aşiretiyle, Ağrı'nın Celali aşireti, bilmem kaçıncı kan davasını bitirmek için, bilmem kaçıncı kez 'barışmış'. Aşiret lideri ve bittabi belediye başkanı İskender Ertuş'la Celali aşireti reisi Musa Konyar sözümona el sıkışıyorlar, aracı da Burukan aşireti reisi, bittabi eski AP senatör ve milletvekili Fevzi Kartal. 250 tane 'errrkek', İstanbul'daki 'aşiret oteli' Grand Dilara(!)'ya sığmamışlar, yine 'aşiret oteli' Grand Hamit'e taşmışlar, birbirleriyle tek laf etmeden yemek yiyorlar, bir yangın merdiveni yüzünden başlayan 'sonuncu' kan davasından barışıyorlar güya. Fıkra gibi değil mi, sayın seyirciler? Bu Ertuşi kabilesinin, pardon aşiretinin elinde, 1460 'devlet' silahı var. Koruculuktan kazanılan parayla, İstanbul'un ortasına kurmuşlar otelleri, tek bir kadın yok aralarında, 'Haliyle yoklar, kadınlarımız kapalıdır, ama saygı duyarız' diyor adam, zaten her birinde en az dört karı, 20 çocuk var. Ne de olsa Türkiye'ye 'korucu orduları' yetiştiriyorlar!
Ama bu çocuklardan bazıları ve giderek daha çokları, günün birinde o silahları 'verene' çevirecekler. Ve Türkiye, bölgedeki bu ilkel aşiret ve töre düzenini yıkamadığı sürece, daha çok PKK çıkar, ne Kürtler refah ve eğitime kavuşur, ne de Türkler. Refah ve eğitimin giremediği yere barışın da gelmediğini artık anlamış olsak gerek.