Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2004

Mal bulmuş mağribi gibi

Radikal · 18 Aralık 2004

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın İstanbul havaalanında ‘milli maçta tüm golleri atmış futbolcu’, ardından Ankara’da ‘yağlı güreşte Kasımpaşa baş pehlivanı’ olarak karşılanması, ancak yukarıdaki başlıkla açıklanabilir. Bir gün öncesine kadar AB’ne ülkemizin Orta Doğu ya da Kuzey Afrika’da değil, Avrupa kıt’asında olduğunu kabul ettirmek için göbeği çatlayan; Türklerin Arap olmadığını kanıtlamak için yıllardır dil ve ter döken Türkiye, dün televizyon kanallarından yayınlanan görgüsüz böbürlenme ve ölçüsüz şakşakçılık görüntüleriyle, yalnız mağribi değil, maşrıki mezhebini de açığa vurmuştur.

Sanki müzakereden değil mütarekeden dönülmüştür, diyesim geliyor, ama ‘mütareke’nin ne olduğunu bilen var mıdır acaba Sayın Başbakanı karşılayan o ‘seçkin’ güruhta? Ya güruhun yaptığı şamatayı, futbol sahalarının kaba argosuyla sütunlarına taşıyan basında?

AB’den müzakere tarihi almak, gerçekten bir başarı Türkiye için. Ama zafer değil. Çünkü ortada savaş yok bir, barış içinde bir zaferden söz ediliyorsa, böyle bir zaferi kazanmak için uyum süreci demek olan müzakereler sırasında 80 bin sayfalık bir senkronizasyonu tamamlamak gerekiyor, iki.

Kimse küçümsemiyor Türkiye’nin başarısını. AB basını, Başbakan Erdoğan’ın kalkıp gitmek resti dahil müthiş pazarlık yeteneğinden, Türk heyetinin inatçı kararlılığından, bir bir kopardıkları tavizlerden övgüyle söz etti, hatta zorlu bir rakibe karşı duyulan saygıyı gösterdi. Ama aynı basın bugün, İstanbul havalimanından sonra Ankara’nın göbeğinde mal bulan mağribilerin görüntüleriyle alay ediyor.

Çünkü görüntülerde, aldığını hak ettiğine inanan vakur, demokratik ve olgun bir halk yok. Kadın lidere ‘ana’ diye sarılan, hükümet başkanlarıyla mafya başlarını aynı kefeye koyup ‘baba’ diye çağıran, demokraside kul olacağı efendiyi arayan, zaten Büyük Türkiye’yi futbol sahalarında bulan, alaturka, çocuksu bir halk var.

Oysa...

Türkiye Brüksel’de, gelecek yıl 3 Ekim’den öteye on yıl sürmesi öngörülen zorlu bir sınava girmek hakkını kazandı. Evet, hepimiz sevinçliyiz, çünkü sınav hakkını bile 41 yıldır vermiyorlardı, devletin ve toplumun her kademesinde gösterilen bir çabayla aldık. Elbette ki övünçlüyüz ve müzakerelerde Türkiye’nin hakkını alan tüm yetkilileri alkışlamalıyız. Ama unutmayalım ki, kendi kendine övünmekten çok, başkalarının, tam olarak da rakibin övgüsü önemlidir. Ve siyasal olgunluk, ölçülü ve vakur olmayı gerektirir. Gerek alkışlayanlar, gerekse alkışlananlar için.

Türkiye’nin önünde on yıllık, çetin bir müzakere süreci var. Amaç, elbette ki bu on yılı, daha aşağı çekebilmek. Kazanılacak en büyük başarı, AB’nin ortak kurallarına uyum sağlamanın ötesinde, daha kısa zamanda hazır olmaktır tam üyeliğe. Müzakere dediğiniz bir masanın çevresinde oturup konuşmak değil. Devasa bir sınava giriyor Türkiye. Demokrasiyi yalnız yasalara değil, kafalara yerleştirmekle kazanılır ancak bu sınav. Devletten önce, düşüncelerimiz demokratlaşmalı. Seçtiği politikacıya bile ‘efendi’ muamelesi çeken ‘kul’ zihniyeti için hiç de kolay bir sınav değil bu. Aşiret reisinin önünde el pençe divan duran, vur deyince öldüren ‘köle’ için ise imkansız.

Türkiye’de herşey değişecek, evet. AB ile müzakere süreci, Atatürk’ün çizdiği yolu nihayet otoyola dönüştürecek ve toplumun modernizm evrimini hızlandıracak güzergahın trafik işaretleri, yön levhalarıdır. Her birimizin bu otoyolda nasıl gidilir, öğrenmesi gerekecek. Ben bugün bunları yazmak istemiştim, ama gelecek yıl başlayacak bir sınav için dereyi görmeden basından paçaları sıvayan sokağa taşan alaturkalığa takıldım. Umarım aynı alaturkalık, sınavda çakmamıza yol açmaz.

--------------------------------------