Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2005

Rafadan yumurta

Radikal · 2 Ocak 2005

Bilmiyorum 2005 yılının ilk yazısında, size Lawrence Durrell ve Henry Miller'dan söz etmeye ne kadar hakkım var. Bilmiyorum yatak odalarından çıkamayan bir Türkiye'de, kaynana/gelin ikileminde entelektüel evrimini yapan mahalle kocası hamdi efendiyi Elektra kompleksini keşfetmiş maymun olarak tivi ekranlarına taşıyan ve hamdi efendinin anası ve mahalle karısı semranımı Elektra'nın çağdaş kopyası diye edebiyat sahamıza şutlayan kafalarda, benim garip hezeyanlarıma ne kadar yer var. Ben de isterdim herkesin paylaştığı 'değerler'i kaşıyıp alkışlanmak, ama işte serde, 'nuh' deyip 'nah' diyememek inatçılığı var. Ve kararlıyım, bugün size hamdibeylerle semranımların beyin korteksini gıdıklamayacak (gıdaklatmayacak mı demeliydim, acaba?) iki müstesna insanın ortak bir anısını aktaracağım.

İngiliz yazar Lawrence Durrell ile yalnızca kendisinden on yaş büyük olduğu için değil, dehasından etkilendiği için 'ustası' saydığı Amerikalı yazar Henry Miller arasında dünya edebiyatına yansıyan yirmi yıllık bir yazışma ve sarsılmaz bir dostluk vardı.

İkinci Dünya Savaşı sırasında, kitap ilk kez 1941 yılında basıldığına göre ya 39 ya da 40 olmalı, Henry Miller, Yunanistan'ın coğrafyasından ayrı düşünülemeyen bir sanatçı betimlemesi yaptığı 'Marussi Devi' (The Colossus of Maroussi) kitabını yazmak için kuş uçmaz, kervan geçmez bir Yunan köyüne yerleşmişti. Zaten Akdeniz'i mesken tutan, Kıbrıs'ta, İskenderiye'de ilham arayan ve bulan 'vatansız' Lawrence Durrell, dostunu ziyarete geldi Yunanistan'a.

Miller, köyün tek pansiyonu, yaşlı bir kadının evinde kalıyordu. Dul kadının tek geliri pansiyon ve tek müşterisi Miller'dı. Eski taş evde boş oda boldu, bir odaya da Durrell yerleşince, yaşlı kadın çok sevinmişti. İkinci Dünya Savaşı, tüm Yunanistan aç ve yiyecek bulmak kolay değildi. Ancak köylerde durum biraz daha iyi, pansiyon sahibi biri ABD'den gelen iki varsıl müşterisine 'yokluğu' hissettirmemek için bulup buluşturuyor, öyle lezzetli yemekler yapıyordu ki, Miller ve Durrell, tabaklarına konulan alaşımlardaki unun çokluğu, yağın ve etin yok denecek kadar azlığını 'yörenin mutfak alışkanlıklarına' bağlıyorlardı.

Mevsimlerden kış, ama ılıktı hava ve kunt köy evinin ısıtılmadığı pek fark edilmiyordu. İki dost günlerini yazarak, söyleşerek ve her ikisinin de temkinli davranıp getirdiği içkileri pansiyon sahibinin un çorbası ve sade böreklerine, bazen de zeytinyağlı sebze yemeklerine katarak geçiriyorlardı.

Bardaktan boşalırcasına yağmur yağan bir sabah, Henry Miller'ın canı fena halde 'rafadan yumurta' istedi kahvaltıda. Yaşlı kadın, sipariş edilen rafadan yumurtayı getirdi, ama buz gibi. Miller, "Rafadan yumurta soğuk yenmez!" dedi kadına. "Lütfen yeni bir yumurta pişirin ve sıcak getirin!" Gık demedi kadıncağız, yeni bir yumurta pişirmek üzere kayboldu ortadan. Ne zaman sonra geri geldi, ancak rafadan yumurta yine soğumuştu. Henry Miller, sinirlenmişti. Pansiyon sahibine iyi bir zılgıt ve rafadan yumurta nasıl yenilir konulu nutuk çekti, üçüncü bir yumurta emretti.

Miller, yeni rafadan atılımının sonucunu beklerken, Lawrence Durrell'in pencereye gidip dışarı bakacağı tuttu. Ve gördü. Yaşlı kadın, bir elinde şemsiye ötekisinde yumurta tenceresi köyün çamurlu yollarında koşarak gelmeye çalışıyordu. Birdenbire anladı Durrell, arkadaşını pencereye çağırıp, "Bak!" dedi, "yumurtalar bu yüzden soğuk geliyor..."

Evde odun bitmiş, mutfağın ateşi de sönmüştü. İki müşterisini memnun etmek isteyen yaşlı kadın, yumurtaları köyün öteki ucunda, fırında pişirmeye gidiyor, dönene kadar da soğuyordu tabii. Henry Miller, bir daha rafadan yumurta, diye tutturmadı ev sahibine. İki yazar, Akdeniz insanlarının 'aferin almak' ve konukseverlik uğruna yaptıkları fedakârlığa bağlıyarak düşündüler hep bu olayı.

Yunan halkı dün neyse, Türk halkı dün de, bugün o. Ve ben Türkiye'ye, 2005 yılında AB'nin istediği 'rafadan yumurta'ları pişirmek için hiç ateş sıkıntısı çekmemesini, eğer çekerse 'köyün öteki ucuna' koşmak fedakârlığını göstermemesini diliyorum.