Dalgıç tulumunda bir kelebek
Radikal · 8 Ocak 2005
İnsanın sınırsız evreni ve sınırlı canı, o koca bütünün içindeki bir canın yerini, kısacası yaşamı sorguladığı anlar vardır. Aslında soru tektir: Varlığımızın bir anlamı var mı? İşte sen, bize SORU’yu sordun Ali Arif’im. Ve birlikte arıyoruz yanıtını. Senin düşüncelerin gövdene mahpus, biz senin iletemediğin düşüncelere mahkum, seslendirilmeyen bir gönül diliyle anlaşmaya mecburuz.
Derler ki insanlık, uygarlık denilen aygıtlara bağlılık döneminden çok önce, hatta hala kimi ilkel kabilelerin yapabildiği gibi, beyin dalgalarıyla okuyabilirlermiş birbirlerinin düşüncelerini.
Biz bu sessiz dili öğrenmeye çalışıyoruz seninle birlikte, senin için Ali Arif’im.
Berna kız, o dili kullanan ve kitabını yazan birini buldu. Raslantıya bak ki, adam Fransız: Jean Dominique Bauby. Senin vurgununu yediğinde bir gazeteciydi. Gövdesi komaya girdikten altı ay sonra başladığı, yalnızca göz hareketleriyle yazdığı ‘Dalgıç Tulumunda Bir Kelebek’ adlı olağanüstü günlüğün ilk satırlarını, dinle:
“Hayatımın öte yana kaydığı geçen yılın 8 Aralık gününe değin beyin kökü nedir, bilmezdim. Bu can kökün beynimizle gövdemizin sinir merkezleri arasında iletişimi sağlayan ana bilgisayar olduğunu, bir enfarktüsün onu devreden çıkarması pahasına öğrendim. Eskiden, ‘beyin kopması’ derlermiş ve sadece ölürmüş insanlar. Reanimasyon teknikleri ve tıbbın gelişimi, cezaya ince ayar yaptı. Artık ölünmüyor, ama anglosakson tababetin ‘locked-in syndrome’ adını verdiği hale düşülüyor: Tepeden tırnağa felç olan gövde, tıkır tıkır çalışan beynin içine hapsoluyor ve yegane iletişimi sol göz kapağını kırparak sağlayabiliyor.
Elbette ki bütün bu hoşluklardan en son haberdar, ilgilinin ta kendisi oluyor. Şahsen ben, yirmi gün komada kaldıktan ve birkaç hafta süren sisin ardından bilincine varabildim hasar çapının.
Günün ilk ışıklarıyla aydınlanan Berck Deniz Hastanesi’nin 119 numaralı odasında kendime geldiğimde Ocak sonuna doğruydu. Tüm sabahlar gibi yeni bir sabah daha başlıyor işte. Saat 7’de yandaki kulenin saati çalacak yine. Geceki ateşkesten sonra dolan bronşlarım gürültüyle hırıldamaya başlıyor. Sarı çarşaf üzerinde hareketsiz ve sıcak mı soğuk olduklarını hissedemediğim ellerim kasılmaktan acıyor. Kasılmayı çözebilmek için birkaç milimetre gerinmeyi deniyorum. Çoğu kez acıyan uzvu rahatlatmaya yetiyor.
Dalgıç tulumu gövdem, daha az sıkar hale geliyor, düşüncelerim kelebek gibi uçabilir artık içinde. Öyle çok şey var ki yapılacak. Uzaya uçabilir, zamanda yolculuk yapabilirim. Ateş Topraklarına, Kral Midas’ın sarayına bile gidebilirim.
Sevdiğim kadının koynuna kayabilir, henüz uykudayken okşayabilirim güzel yüzünü. İspanya’da bir şato kurar, Atlantis’i keşfeder, çocukluk düşlerimi ve erişkin hayallerimi gerçekleştirebilirim.
Teneffüs bitti. Artık bu hareketsiz yolculuk günlüğüne başlamam gerek. Az sonra editörüm, harf ben harf not edeceği ilk sayfaları almaya gelecek. Kafamın içinde her tümceyi defalarca yoğuruyor, bir sözcük siliyor, bir başkasını yazıyor ve sol göz kapağımla dikte edeceğim metni ezberlemeye çalışıyorum.
Saat 7.30. İçeri giren hemşire düşüncelerimi bölüyor. Rodajı iyi yapılmış bir tören gereği perdeleri açıyor, gırtlağıma açılan soluk borusunu, serum damlatımını denetliyor ve haberleri izlemem için, televizyonu açıyor. Şimdilik Batı’nın en hızlı kurbağasının öyküsü var ekranda. Acaba kurbağaya dönüşmek için bir dilek tutsam mı?”
Gazeteci Jean Dominique Bauby’nin beyin yolculuğu, işte bu girişle başlıyor Ali Arif.
Seninle birlikte, bizler de böyle bir yolculuğa çıktık. Biliyor musun, meğer insan beyni, zaten parçası olduğu evrenin minicik bir kopyasıymış: Uzayda nasıl sıralanırsa gezegenler, beyinde öyle sıralıymış komut odakları. Sen mucizelerin adamısın, gazeteci Bauby’nin kurcaladağı kilidi açacaksın. Bir umut değil bu, düpedüz inanç. Sana inanıyoruz Ali Arif Ersen. Başaracaksın.
------------------------------------------------