Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2005

Kök ilaç ve kibrit suyu

Radikal · 12 Ocak 2005

Türkiye'de kamuoyu, 'jenerik ilaç' kavramıyla toplumsal alışkanlığımız gereği mali portesi açısından, yani ufukta 1 milyar dolarlık bir kazık belirince ve bu kazığı hem de kendi elimizle yontup yağladığımız, bir güzel de üstüne oturmaya hazırlandığımız anlaşılınca tanıştı. Bugüne kadar üzerinde hiç düşünülmeyen 'jenerik ilaç' kavramı, Türkiye'de kapıya gelmeden yumurta denmeyen yumurtaya olduğu gibi, yerel ilaç üretimini tehlikeye düşüren bir AB anlaşması gündeme gelince, telaş içinde açıklanmaya çalışıldı ve satın alınmış kötü niyet ya da bilgisizliğe kurban edilerek üstüne 'sahte ilaç', 'kopya ilaç', 'korsan ilaç' gibi tuhaf etiketler yapıştırıldı. Oysa 'jenerik ilaç'ın bence en doğru Türkçe açılımı 'kök ilaç'tır ve ülkemizin AB sürecindeki en önemli mücadelelerinden biri, çünkü hem halk sağlığı hem de ekonomisini yakından ilgilendirmektedir.

Kök ilaç, dünyada 20 yıllık patent koruma süresi dolmuş ilaçların yaratıcı marka tekelinden azade, dolayısıyla serbest rekabet kuralları içinde çok daha ucuz üretilen ve satılan biçimidir. Yasaldır ve zaten AB ülkeleri kamu yönetimi, yani sağlık bakanlıkları 1990'lı yıllardan beri giderek artan bir yaptırım yelpazesiyle sosyal sigorta bütçelerini oyan ilaç faturalarını, patenti dolan marka ilaçların yerine kök ilaç kullanımını, kamu hastanelerini doğrudan mecbur tutarken; özel sağlık sektöründe de gerek reçeteyi yazan doktoru, gerekse hastayı özendirerek yaymaya çalışıyor. Serbest rekabet gereği, özel doktor reçetesine tam anlamıyla müdahale edemiyor, ama örneğin Fransa'da 1999'dan öteye eczanelere doktorun yazdığı marka ilacın jeneriği varsa, hastaya kök ilacı önermek ve satmak izni verildi. Eczanelerin hastalara hararetle kök ilaç önermesi için de, kök ilaçlardaki eczacı kâr payı artırıldı. Fransız sağlık bakanlığı, sosyal sigorta kapsamına patenti bitmiş ilaçların yalnızca jenerik biçimini almayı, yani kök karşılığı olan marka ilaçların geri ödemesini üstlenmemeyi bile planlıyor yakın bir gelecekte.

Aynı içerikteki marka ilaçtan, dünya ortalamasında yüzde 33 oranında daha ucuz olan kök ilaç üretim ve kullanımı, varsıl ülkelerde sağlık sigorta bütçe dengeleri açısından tercih edilirken; yoksul Afrika, Güney Amerika ülkeleri ve çok nüfuslu Çin, Hindistan gibilerinde hayati önem taşıyor. Ancak dünyanın en güçlü, korkunç ve hayasız lobileri de elbette birkaç dev ilaç markasına ait. Hayasız diyorum, çünkü çoğu çokuluslu bu ilaç üreticileri, yaptıkları araştırma ve buluş masraflarını öne sürerek, patentini aldıkları ilaçları inanılmaz fiyatlarla piyasaya sürmekte, yoksul ülke ekonomilerini bazen maliyetinin beş katına taban fiyat biçtikleri hayati önemde ilaçlarla sömürmekte, sosyal sigorta sistemi olmayan yörelerdeyse milyonlarca insanı düpedüz ilaçsız bırakmaktalar.

Bu dev ilaç üreticileri, araştırma masraflarını kat kat karşılayan, ortalama yüzde 33'lük paha payının patent tekeli yoluyla 20 yıl sürmesiyle doymuyorlar. Tüm dünyada lobileri aracılığıyla doktorlara kendi ilaçlarını yazmaları için verdikleri 'hediye çekleri' dışında, gazeteciler ve hatta gazeteler dışında, politikacılar da satın alıyorlar. Küreselleşmenin getirdiği liberal ekonomi kurallarını lehlerine kullanarak, uluslararası çapta kök ilaç üretimini köstekleyecek ve 20 yıllık patent süresini uzatacak bir 'veri imtiyazı' kabul ettirdiler kimi devletlere. AB ülkeleri de 6 ile 10 yıl arasında değişen bu 'veri imtiyazı'na boyun eğenler arasında.

Türkiye, Gümrük Birliği'ne girmek için tepinen ve herhalde 'jenerik' deyince AB filminin jeneriğinde adını görmeyi hayal eden Tansu Çiller zamanında imzalanan ortaklığa paralel olarak, 2/97 sayılı bir kararla Sağlık Bakanlığı'nın bile haberi olmadan basmış imzayı bu 'veri imtiyazı'na. Oysa patent tekelini 26 ile 30 yıla uzatan bu anlaşma, diğer adaylar tarafından ancak AB üyeliği kesinleşince kabul edilen bir olgu, bir. İkincisi, hata yapıldığının hemen ertesi itiraz etmek mümkünken, imzaladığı anlaşmayı yürürlüğe koymayıp yan gelip yatmış hem Çiller, hem sonraki hükümetler. Eğer AKP'ye kadar gelip geçen muktedirler uyumasaydı, Gümrük Birliği'nin özünde yerli sanayii altüst edecek bir durum ortaya çıktığında, koşulların yeniden gözden geçirilmesi, başka bir deyişle 'beklenmedik gelişme' (force majeur) faktörüyle anlaşmanın iptali olanağı vardı.

İşte bu itiraz süreci çalıştırılmadığından, bugün AB'ye el veren Türkiye'den 'ilaç kolu'nu istiyorlar.

Daha doğrusu, AB'ye de bastıran uluslararası dev ilaç şirketlerinin lobileri.

Ve AB üyeliği kesinleşmeyen Türkiye'nin aslında imzalamak zorunda olmadığı, zaten başta bir numaralı dünya kök ilaç üreticisi İsrail, Hindistan ve Çin gibi gözde pazar olmakla kalmayıp aynı zamanda kök ilaç üretiminde de önde ülkelerin reddettikleri bir anlaşmaya, düşüncesizce imzaladığı için hem de geriye dönük uyması isteniyor Türkiye'den. Bu geriye dönüklük, Türkiye'deki ilaç sanayinin köküne kibrit suyu demek.

Atı alan Üsküdar'ı geçtikten sonra, Türkiye'nin yapabileceği tek şey, geriye dönük uygulamayı reddetmekti, gördüğüm kadarıyla Sağlık Bakanlığı sağlam durmuş ve geriye dönük uygulamayı kabul etmiyor.

Bundan sonra yapılacak ne var derseniz, bence aynı dertten mustarip AB ülkelerinde 20 yıllık patenti uzatan 'veri imtiyazı'na karşı mücadele edenlerle ilişki ve işbirliği, derim.