14 Şubat sendromu
Radikal · 13 Şubat 2005
'Aman Allah, 24 saat kaldı ancak...' diye düşündü adam.
Sabahın ilk saatleriydi. Güneşin ilk ışıkları perdenin süzgecine takılıyor, süt akı çekingen huzmeler, iri garabet motiflerde bekâretlerini yitirerek morumsu bir aydınlık yayıyorlardı içeri. Bu mor çiçekli perdeleri görür görmez nefret etmiş, ama bir şey dememişti. İşlerine zaten karıştırmadığı karısının bir de ev döşeme zevkine karışmaya kalksa, olmazdı.
Gözlerini perdelerden uzaklaştırdı, tavana dikti. Derin bir soluk alıp, sessizce sövdü: 'Kim icat ettiyse bu sevgililerin bilmem ne gününü, anasını avradını...'
Soluna döndü.
Yanındaki yastığa dağılan sarı saçların, 'boyası gelmiş' siyah diplerini gördü. Kadın ne zaman, 'boyam geldi' diye berbere gitmeye kalksa, 'Ona boya geldi demezler, boyası geçti, dibi çıktı, aslı göründü derler hanım!' demek ister, tabii ki tutardı dilini.
Dikkatle bakınca, uçları burnunu gıdıklayan saç diplerinin pek de siyah olmadığını fark etti:
Bir ak, bir kara, bir ak, bir kara. Düpedüz ağarmaya başlamışlardı demek...
'Ben tanıdığımda esmerdi,' diye geçirdi içinden. 'Şimdi ben yarın bu kadına, bak ben seni esmer tanıdım, seni sevdiğimde saçların siyahtı, sonra bana sormadan sarışınlaştın, meğer ağarmış saçların, belki de kır saçlarına bayılırdım, ama fikrimi almadın, sarıya boyattın, yine de ben seni, 30 yıl öncekiymişsin gibi ve hatta kadar, seviyorum, demek zorunda mıyım yahu?'
30 yıl. Bir ömür.
Dünya 30 yıl tutunamayan, 30 yıl yaşayamayan insan doluydu. Oysa onun, 30 yıldır her gece, her gece aynı eve gelmesi, aynı yatağa, aynı kadınla girmesi, her sabah aynı yatakta ve aynı kadınla uyanması gerekmişti. Ve kim bilir kaç yıl daha, aynısı gerekecekti. Emr- i hak vaki oluncaya kadar...
Terli elini alnına götürdü, ansızın kendi saçlarının ağarmadığını, çünkü ağaracak saçı kalmadığını hatırladı. Kafasında, 'Şimdi bu durumda, yani o da, yarın bana, seni ilk günkü kadar seviyorum dese, doğru mu olacak sanki?' sözcükleri dizildi, bedeni istemeyerek büzüldü yatakta.
Sahi, kim icat etmişti şu Sevgililer Günü'nü? Bu belayı erkek milletinin başına saran herifin (mutlaka herifti çünkü), ona, hatta onun gibi binlercesine, bir Sevgililer Günü'nün 'gecesi' yaşattığı kâbusa dair en küçük bir fikri var mıydı, acaba?
Sorun Sevgililer Günü bile değildi. Gün uzundu, ikisine de armağan hazırdı, birine bir ara, ötekine bir ara verir, hatta öpüp koklayacak zaman bile ayırabilirdi ayrı ayrı.
Amma velakin... Sevgililer Günü'nün akşam yemeği kiminle yenecek, gecesi hangisiyle geçirilecekti?
'Öteki' hayatına gireli, daha birkaç ay olmuştu. Yani, soğuk mantıkla bakınca, 'öteki' ilişki daha taze, dolayısıyla Sevgililer Günü'nü daha hak eder pozisyonda, eh tabii hiç olmazsa ilk yılın ilk gecesini de birlikte geçirmek gerekirdi. Hatta yeni bir aşkı acıtmamak, ilişkiyi çürütmemek açısından, hayati önemdeydi ilk Sevgililer Günü gecesini, 'öteki'ne vakfetmesi.
İyi de, şu Sevgililer Günü dalgası çıkalıberi, hep karısıyla geçirmişti gecelerini de.
15 Şubat dururken, 14 Şubat'ta iş yolculuğuna çıkılmazdı, herhalde. Bütün gece, sabaha kadar araba lastiği değiştirilmez, trafik tıkanmaz, evli evsiz hiçbir erkeğin 14 Şubat'tan kaçması, dolayısıyla hiçbir iş toplantısının da gecenin (hiç olmazsa) ikisine kadar sürmesi mümkün değildi. Üstelik kar bile durmuştu.
Yarın gece için ne uyduracak, yarın geceyi 'hangisiyle' geçirmek için hangisini atlatması gerekecekti?
En iyisi hasta olmaktı. Ama hasta olunca evde yatmak değil. Çünkü o zaman, karısını yeğlediği ortaya çıkardı. Şöyle iyi bir hastanenin aciline, fenalık hissedip kapağı atmak, mesela. Birini atlatmaktansa ikisini birden atlatmak, yan gelip ferah ferah 'hastanede' yatmak. Olur muydu, olurdu valla.
Adam rahatlamıştı. Sağ yanına dönüp, yeniden, o tadına doyulmaz kuşluk vakti uykusuna daldı.
Bilmiyordu ki, yarın sabahki iş toplantısında cep telefonu çalacak ve karısının endişeli sesi: "Sevgilim, annem hastalanmış, acele Ankara'ya gidiyorum.
Bu gece orada kalacağım, yarın dönerim, ama 15 Şubat'ta da seni 14 Şubat'ta sevdiğim kadar seviyor olacağım!" diyecekti kendisine