Eğreti iktidarlar
Radikal · 11 Mart 2005
İnsan doğum yerini seçemez, ama yaşamak istediği ülkeyi, kenti, semti seçebilir ve gönülden istenen her şey gerçekleşir.
Ben İstanbul'daki Cihangir semtine 1970'lerde vuruldum, binlerce kilometre ötesinde, Bilbao'da yaşarken romanını yazdım ve ancak 1994'te, o da uçucu kaçıcı olarak yerleştim. Aslında mütevazı, hatta yer yer eciş bücüş ve pis, yokuşlarının inişi bir dert, çıkışı başka dert bu mahalleyi niçin sevdiğimi düşündüğümde, çocukluğumu büyüleyen bir efsaneyi buluyorum. Cihangir, Babil Kulesi'ni andırıyordu ilk keşfettiğim yıllarda, hâlâ da öyle: Birbirine benzeyen varsılların korunaklı sitelerde, birbirini izleyen yoksulların vahşi varoşlarda kamplaştığı 'getto' sisteminin tam tersidir. Varsıllar, yoksullar, yerliler, yabancılar bir arada, bazen aynı apartmanlarda oturur, sokaklarında her dil konuşulur, en muhafazakarla en marjinal, çoğu kez kavga dövüş, ama birlikte yaşarlar.
En azından benim gözümde, üniformalliğin karşıtı, bu kozmopolit yapı ilginç kılıyor Cihangir'i.
İstanbul nasıl Türkiye'deki tüm yolların çıktığı bir kavşaksa, Cihangir de bir İstanbul özeti ve bu ülkede övülesi ve yerilesi ne varsa yan yana duruyor, tüm soruları, tüm sorunları, çözümleriyle birlikte sunuyor.
İki yıl önce AKP'nin Türkiye'de iktidar olmasıyla, bizim apartman yöneticiliğinin kapıcıya bırakılması, aynı zamana denk geldi. Üstelik, ister inanın ister inanmayın, ama vallahi doğru, bizim kapıcının adı da Recep!
Aslında bizim Recep efendinin kesinlikle bir iktidar merakı yoktu, ama apartman yöneticiliğine getirilmesi, adeta bir anayurt genellemesiydi. Ama size, önce yurt özellemesi, Türkiye yavrusu apartmanı ve halkını anlatmalıyım.
Bizim apartman Cihangir coğrafyasındaki en mutena sokağın, en mütevazı apartmanıydı yerleştiğim yıllarda. Bir pavyon konsomatrisi, bir travesti, bir öğretmen ve bir film şirketiyle paylaştığım ortak yaşam alanından tek şikâyetim, giriş katındaki hacı ailesinin kapı dışında çıkarıp asansörün önüne bıraktıkları papuçlarıydı, zaten hoşnutsuzluğumu da papuç teklerini katlar arasına serpiştirerek gösteriyordum. Aşırı tepkiye hakkım yoktu, çünkü ben böyle bir apartmanın romanını yazmış, yaşadıklarını yazanların tersine, yazdığımı gecikmeli olarak yaşıyordum.
Derken bizim Sinek Sarayı'nda bir 'kadife devrim' başladı. Gülsün Karamustafaoğlu'nun tablolarından fırlamış gibi bir Bizans güzeli, eşi, çocuğu ve kedileriyle alt kata yerleşti. Yöneticimiz oldu Sula. Apartmanı boyattı, çiçekledi, arkadaki çöplüğü bahçe yaptı. Tavanarasını bile temizletti, çünkü çıkıp da inemeyen kedileri kurtarmak ya da yaralı kuşları iyileştirdikten sonra uçurmak için sık sık çatıyı kullanmaları gerekiyor hâlâ, ya eşi, ya kendisi. Bu 'metamorfozis', apartmanın değerini artırdı ve daireler el değiştirdi, hatta bir piyanist katıldı aramıza, piyano sesi yükselir oldu aydınlığımızdan. Fevkalade efendi bir adam olan kapıcımız Recep'i de Sula buldu zaten.
Her şey iyi gidiyordu ki, Ecevit'in suratına patlayan ekonomik kriz, kendi halinde insanların yaşadığı bizim apartmanı fena vurdu. Daire sahipleri, ortak ödemelerde zorlanır ve sinirlenir oldular. Önce doğalgaz saatlerimizi, ardından su saatlerimizi ayırdık, asansör masrafları son üç kata yüklendi, diğerlerinin kapıları kilitlendi. Bireyselleşmiş ve egoistleşmiştik. Bir gün Sula gücendi ve yöneticiliği bıraktı. Kimse yönetici olmaya yanaşmayınca, apartmanda iktidar, ister istemez... Kapıcı Recep efendiye kaldı.
Recep efendi ne gerekiyor derse onu yapıyor, ne ver derse ödüyor ve onun yönettiği bir apartmanda yaşıyorduk. Allahtan, dünya iyisi bir adam ve tepsiyle sunduğumuz yetkiyi hiç suiistimal etmedi. Ya iktidar hırsı yok ya da ne anlama geldiğini kavramadı...
İki yıldır Recep efendi tarafından yönetiliyorduk ki, asansörün iflası sonucu, ben isyan ettim. Meğer herkesin canına tak demiş, düğmeye basılmış gibi birlik olduk ve sahip çıktık ortak malımıza: Yeni bir asansör alıyoruz, masraflara katılmayanları icraya veriyoruz ve Sula'nın gönlünü alıp yönetici seçtik, artık değerini bilmeye kararlı olarak.
Efendi kapıcımız Recep, bu işe çok sevindi, üstüne kalan iktidardan yorulmuştu, asli görevine dönmekten pek mutlu.
Darısı, üstüne kalan iktidarları hak ettiğine kanan ve bu ülkenin tarihinde Atatürk'ten daha önemli olduklarını sanan gafillerin başına.
(Bkz. Milliyet'in dünkü manşeti)
Yükseldikleri boşluktan düşmeleri, bir asansörün, AB asansörünün bozulmasına bakar.
Aklıma gelmişken, bizim Recep de Kastamonuluymuş. Karadenizli Tophanelilerden...