Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2005

Yarı kapalı demokrasi

Radikal · 13 Mart 2005

Ülke kavramını 'tren' gibi düşünecek olursak, demiryolu devlet, lokomotif hükümet ve vagonlar da toplumu simgeler. Ve bu benzetme, Türkiye'yi anlatmak için metafor bile sayılmayacak kadar gerçekçidir. Ülkemizin demiryolları devletin, lokomotifi hükümetin, vagonları ise toplum katmanlarının bire bir imgesidir.

AKP lokomotifi, Türkiye trenini peşine takıp AB'ye doğru hızlandığında, bizim köhne raylar yenilense bile vagonlardaki değişimin zaman alacağını, bu vagonların ne bu hıza, ne de AB demiryollarına hazır olduğunu biliyorduk. Ama lokomotif sağlam çekerse, bir-iki vagon devrilir, katar izler, sanıyorduk. Yanılmışız. Vagonlar sarsıla marsıla izliyor, asıl lokomotif, yani hükümet hız kesmeye, çünkü motoru aksırıp tıksırmaya başladı.

Meğer AB standartlarına, asıl AKP lokomotifi hazırlıksızmış!

Demokrasinin demiryollarında, ihale asfaltlarda gazladığı gibi hatalı sollayabilir, kırmızı ışıkta geçebilir sanıyor. Hatta kırmızı deyince trafiği kesip plakasına yol açan polis türüne alışık bir şımarıklık içinde, AB kondüktörlerine 'Kim oluyorsun sen?' diye babalanıyor.

AB yol haritasının kondüktörleri, yalnızca Lüksemburg Başbakanı ya da troyka mroyka değil. Halk, sivil toplum kuruluşları ve medya, demokrasinin özü gereği, AKP hükümetinin AB yol haritasını nasıl izlediğini denetlemek, uyarmak ve eleştirmek hakkını kullanıyor.

Ama Türkiye'yi AB demokrasisine bizzat taşımakla yükümlü, dolayısıyla açık demokrasiyi herkes ve her kurumdan önce kabullenmiş ve sindirmiş olması gereken AKP hükümetinin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, basını 'Türkiye'yi ispiyonlamak'la suçluyor, TV'lerin kadınlara atılan dayağı göstererek Avrupa Parlamentosu'nu 'tahrik ettiğini' ileri sürüyor ve dayakçı polise arka çıkan siyasal tavrı eleştiren TÜSİAD'a 'İşine bak', diyebiliyor.

İşadamlarının işleri, adı üstünde, 'iş'tir. İş de bugün işsizlikten kırılan Türkiye'nin en büyük sorunu. Sorumlu işadamları, Türkiye'deki hiçbir işin AB yolundan çıkarak yoluna girmeyeceğini gayet iyi biliyor ve tüm AB ülkelerindeki işveren örgütlerinin yaptığından ne eksik ne fazla uyarılarda bulunuyorlar. Basın da öyle. Başka bir deyişle TÜSİAD ve medya, AB standartlarında demokratik haklarını kullanıyor. Ama Başbakan, açık demokrasiden hâlâ 'yarı açık' (ya da yarı kapalı) olanını anlıyor ki, bu kurumları Türkiye'nin geçmişteki 'kol kırılır yen içinde kalır' ya da 'el âleme ayıp olur' kompleksinden kurtulmuş olmakla suçluyor. Gerçeği söylemek ve göstermeyi, 'ispiyonculuk' ve 'tahrikçilik' sayması bu kompleksin ta kendisi.

Eğer 6 Mart'ta izinsiz yürüdü diye gaddarca dövülen kadın görüntülerini AB'den gizlememek ispiyonculuk, muhbirlik (ihbar da dedi çünkü) ve tahrikçilik ise, Ali Sirmen'in dün Cumhuriyet gazetesinde haklı olarak vurguladığı gibi, 'Türkiye'yi türban yüzünden AİHM'de dava eden Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı'nın eşi' ne yapmıştır?

Hüyrünisa Gül, bu davayı eşi bakan olduğunda bile geri çekmeyi reddetti, ancak kaybedeceğini anlayınca vazgeçti. Kazanacak olsaydı, Türkiye'deki türban yasağını 'jurnallemekten' cayar mıydı acaba?

Belki de bu hükümet açık demokrasiden, çarşaf yerine türban gibi 'yarı kapalı' bir sistem anlıyordur.

1 Nisan'dan öteye yeni TCK'yla yürürlüğe giren basına sansür maddeleri de, zaten ancak 'türbanlı demokrasi' ile açıklanabilir. Oysa bu sansürcü maddelere dayanarak yapılacak kovuşturmalar, AİHM'den dönecek. Zaten AİHM'nin kapısından bu hükümetin pek çok 'yarı demokratik uygulaması' dönecek ve bizzat AKP yaptırımları, Türkiye'yi girmek istediği bir kurumun, AB'nin uluslararası mahkemesinde en çok yargılanan ve mahkûm olan ülke durumuna düşürecek. Tabii bu yargı yüklemesine kadar, Türkiye hâlâ AB adayı kalırsa...

Şimdi sorarım size: İmza atılan AB demokratlığına aykırı davranılan bir ülkede, aykırılıkları savunan iktidar mı sorumludur AB tepkisinden, yoksa eleştirenler mi?