İçte hain, dışta kahraman
Radikal · 24 Mart 2005
Türkiye Cumhuriyeti’nin Ermeni, Yahudi, Rum yurttaşlarına, hatta yurttaşı olmayan yabancılara ezelden beri açık Türkçe’den başka dil öğrenme, okuma ve yazma hakkının, gecikmeli olarak Kürt yurttaşlarına tanıdığı dünlerde; kimi Kürtler, Türkçe alfabedeki Latin harflerini yeterli bulmadılar. Ve bazıları, Kürt dilini X, Q ve W harfleriyle yazabilmek, adlarının imlasını değiştirmek için başvuruda bulununca, içimden acı acı gülerek sormak geldi kendilerine: ‘Be kardeşim, senin alfaben mi vardı? Kürt dilinin özgün alfabesi vardı da, kullanman mı yasaklıydı? Be güzel kardeşim, senin soydaşlarının kaçta kaçı iks, kuu, dabıl yu okur da X, Q, W yazar?’
Kendime sakladığım bu eleştiri, ilk bakışta mantıklı ve alayı da kalayı da hak eder görünüyordu: Kürt dilinin asla bir özgün bir alfabesi olmamıştı. İran’da, Irak’ta, Suriye’de Arap alfabesiyle sağdan sola yazılıyor, Latin harflerinden yalnızca Türkiye sınırları içinde Türkçe alfabeden yararlanarak, evrensel bir anlayışa olmasa bile, hiç olmazsa okumaya açılıyordu! Ve son bin yılda bin adet bile ‘yazılı’ eser verememiş, tepeden tırnağa sözlü bir kültürün temsilcileri, ‘engin’ birikimlerini dünyaya açan tek alfabe, Türkçe’deki Latin harflerini yetersiz buluyorlar, bizzat Kürtlerin dilinin dönmediği, elinin zaten yazmadığı X’ler, Q’lar ve W’ler istiyorlardı.
Ama ikinci bakışta bu eleştiri, bizzat benim haksızlık yaptığımı, çünkü yansız düşünemediğimi ortaya koyuyordu. Türkçe dükkan levhasının parmakla sayıldığı, hemen her malın yabancı ad ve bu harfleri taşıdığı, zaten halkının bir bölümünün de İngiltürk konuştuğu bir ülkede, niçin yüzyıldır karda yürürken kırt kırt sesi çıkardı, yok dağ Türkleriydi, yok bağ kurtlarıydı diye kamuflaj yoluyla asimile etmeye çalıştığımız bir halk, üstelik geç gelen bir özgürlükle yeni harflerle yazmak istiyorsa özgün dilini, varsın yazsındı, ne çıkar? Alfabemiz zenginleşir, böyle bir temel hakkı, kendiliğimizden bile değil, AB zoruyla tanımış olmak alay edip dalga geçmekten çok, mahçubiyet duygusu uyandırmalıydı hepimizde. O kadar.
Tıpkı malum bayrak olayını yeniden gözden geçirip, abartmamak gerektiği gibi.
Dünyanın her ülkesinde, her ülkenin bayrağı, yabancılar olsun kendi yurttaşları tarafından olsun türlü çeşitli protestolarda yakılıyor. En çok yakılan bayrak, tabii ki ABD’ninki. İngilizler, don yapıp giyiyorlar bayraklarını. Türkiye’deki bayrak yakımına, bence aşırı tepki, elbette ki yaraları kapanmamış, hatta her an açılmaya hazır bir iç savaşın hassasiyeti. Ancak...
Ulusal literatürümüze ‘sözde soykırım’dan sonra bir de ‘sözde vatandaş’ kavramını kazandırmak, tıpkı yazılı kültür yokluğunda harflerle sınırlı ve şekilci kimlik aramak gibi, bütünü ayrıntıda yitirmek, çoğunluğu azınlığa feda etmek olur.
Bugün Türkiye’de en az 10 milyon Kürt var. Eğer ister Türkiye olsun, ister başka bir ülkede 10 milyon insan, topluca bağımsızlık isteseydi, topluca ayrımcılık yapsaydı, kin gütse, bayrak yaksaydı; ister savaşla, ister savaşsız, bağımsızlığı da alır, kendi bayrağını da dikerdi. Birkaç yüz binlik PKK’yı düşünün, 10 milyonun iradesiyle, topla tüfekle bile başa çıkılamayacağını anlarsınız.
Türkiye’de, aynı tarihi, aynı toprakları paylaştığımız, azınlık saymadığımız ve zaten azınlık olmayan Kürtlerin geniş çoğunluğu, ne ayrımcılık yapmaktadır, ne de Batıya jurnalcilik. Yedimizden biri, içimizden biri bu çoğunluktandır!
Azınlıklar ise, özellikle sınır bölgelerinde yaşayanlar, bir anlamda dünyanın her yerinde, aralarında ‘hain’ ve içlerinde ‘hainlik’ barındırırlar. Bu tümceyi, belki de şöyle açmak gerek: Çin’in sınır bölgesi Xinjiang’da bastırılan kanlı isyandan sonra yürüyerek Türkiye’ye gelip Sincan’a yerleştirilen Uygur Türkleri, bizim için bağra basılması gereken kahraman kardeşlerimiz, ama Çin Halk Cumhuriyeti nezdinde vatan ‘hain’leridir! Tıpkı Türk bayrağını yakan Kürt çocukların, sınır içre hainliğe, sınır dışra kahramanlığa yamandığı gibi. İşte ben bunlara, ‘fedai nüfus’ diyorum. Konu önemli, devamı pazara.