İçe dönük konuşmalar
Radikal · 15 Mayıs 2005
Gelmeye görsün bir bahar. Çeliği gün ışığından bir kılıç çekilir kınından, yarar alacakaranlığın perdesini, ayırır kuşkularımızı kesinliklerimizden. Acımasızdır baharın kılıcı: Sağlamı çürükten koparır, yaşamla ölüm arasındaki köprüde bekleyenlerin ya kurtarıcısıdır, ya da celladı.
Sonu yaklaşan ömürler baharı bekler. Bahara oynanır uzatmalar. Son direnişler bahara kadar sürer ancak. Onulmaz hastalar, baharda ölürler. Yorgun yürekler baharda durur. Ecel baharda gelir hep.
Ama bahar, ölümün değil doğumun gücüyle acımasızdır. Doğuma yer açmak için gömer. Tazelemek için temizler. Can vermek için can alır. Başlatmak için bitirir. İlk ya da son, fark etmez: Baharlar birer dönüşümdür.
İşte İstanbul: Yeni bir bahara uyanmış, yorgun ve mahmur. Dağlarını, tepelerini, ormanlarını ve sularını emen, bedenini solucan yumağı gibi saran, içini oyan kımıl kımıl insan kurtçuklarıyla ışığa karşı; gizleyemiyor yeşili dökülen Boğazı'nı, sırtlarına yapışan beton parazitleri, saçkıran, kurdeşen yaralarını.
İstanbul, kendilerini onun sahibi sanan, oysa sonuncu kiracıları bile değil, işgalcilerinden oluşan zevksiz ve kalın insanların kurbanı. Kötü niyetli bile değiller: Ne görmüşlerse onu getiriyor, yapıştırıyorlar İstanbul'un alnına. Kimi Konya sanıyor İstanbul'u, Mevlana deyince güdük aklında turistlere satılan derviş bibloları, Hayırsız Ada'ya devasa heykel olarak dikmeye kalkıyor. Kimi Arabistan'daki Mescid-i Aksa'yı çadır tiyatrosu gibi ortasına kuruyor.
Zaten denize sırtını dönüp parklarda bahçelerde mangal et sucuktan başka keyif, ikiden fazla balık ismi bilmeyenler de yadırgamıyorlar İstanbul'un üstüne çekilen yamalı Anadolu yorganını. Her şey onların. Her yerde onların, sinek kâğıdının üstüne yapışan kirli izleri var. Yeter ki İstanbul'un onların olmayan geçmişi, unutulsun, hatta mahvedilsin.
İşte sonuncu vapurlar! Marmara'nın mavisi solan sularını yara yara, söküm tersanelerine terk edilmeden önceki son bariton düdüklerini çalıyor, son dumanlarını salıyorlar.
Bizans'ın ne olduğunu bilmeyen, dolayısıyla Bizans'tan mimariyi öğrenen Osmanlı'yı da anlamayanlar, İstanbul'a Konya, Adıyaman, Siirt, Arabistan sembolleri ararken, o güzelim vapurların yerine de buharlı ütü gibi biçimsiz deniz otobüsleri koyacaklar elbet!
Balık kültürü olmayanlar denizi mi düşünecekler? Denize sırtını dönenler, vapur estetiğine mi saygı gösterecekler? Kaldırım döşeyemeyenler Süleymaniye mi döşenecekler? Çirkinliklerin pustan sıyrılıp, ışığın önünde çırılçıplak kaldıkları aylardır baharlar.
Güzel daha güzelleşir, çirkin açığa çıkar.
Ağaçlara görünmeden yürüyen özsuyu, dallara yapraklanıp çiçeklere durdurunca canı, süresi dolmayan için devinim başlamıştır dünyada.
Bahar, bir hesaplaşmadır.
İnsan, bedeniyle hesaplaşır. Bedenler bedenlerle, iyilik kötülükle, nedamet melanetle.
Barışlar baharda yapılır, savaşların tohumu da baharda atılır.
Kürtçülükle başa çıkamayan Türkiye'de, Kürtçülükle başa çıktıktan sonraki hesaplaşmanın tohumları atılıyor halen, Sünni muktedirler tarafından: Milli Eğitim Bakanlığı, bir kez daha sözünü tutmadı, bir kez daha yok saydı Aleviliği ve gelecek yılki (sözümona) din kültürü ve ahlak bilgisi müfredatına Alevilik bilgisi koymadı. Şiilik ve Caferiliği bile bu müfredata alanlar, 15 milyon Türk yurttaşını görmezden gelmeye devam ediyorlar. Bedelini ağır ödeyecek, Türkiye'ye de ağır ödetecekler. Sünni AKP iktidarının Aleviliğe karşı aldığı ve inatla sürdürdüğü bu tavır, laiklikle şeriatın son raundu olmaya aday. Baharla hortlayan PKK, Abdullah Öcalan davası, Kıbrıs açmazı derken yetmedi galiba, Alevileri kışkırtıyorlar.
Havada bahar kokusu var ya... İyice girince başları belaya, 'Bizi bu güzel havalar mahvetti!'
derler herhalde.