Ab’nin türkiye ile imtihanı
Radikal · 21 Haziran 2005
2003 yılının Aralık ayındaki Kopenhag zirvesi, AB kapılarını on yeni üyeye açıp Türkiye’nin suratına, hem de ‘nanik’ yaparak kapatmıştı. Fransız halkı olmasa bile Fransız basını, kırk yıldır AB’nin eşiğini aşındıran bir ülke kamuoyunun, bu nanik durumuna karşı ‘hissiyatını’ gözlüyordu merakla. Fransa’da Türkiye merak edildiği zaman, üstünüze afiyet benim de fikrim sorulur. Dolayısıyla o televizyon senin, bu radyo benim koşturuyor, Fransız meslektaşlarımın ‘Aslında Avrupalı bir gazeteci, fazlası var eksiği yok, ama ne yazık ki Türk doğmuş !’ kanısı gizli, fakat içinde ‘Burnu sürtülmüştür iyice, bakalım bu ezikliğin altından nasıl kalkacak ?’ sinsiliği de taşıyan : Ülkenize haksızlık edildiğini düşünüyor musunuz, Türkiye’ye ayrımcılık mı yapılıyor, halkınızın tepkisi ne olacaktır, türünden soruların sahte merhametine karşı, boynumu da burnumu da dikip kıl aldırmamaya çalışıyordum. En iyi savunma saldırıdır deyip, bodoslamadan dalıyordum Avrupa’nın yumuşak karnına : Türkiye değil, AB’ydi ezikliği kabullenen. Çünkü korkan AB’ydi Türkiye’den. Egemenliğini asla yitirmemiş, fethe alışık, genç, dinamik ve büyük bir ülkeden korkuyordu. Oysa Türkiye girmeden Türkler çoktan girmişti AB’ye ve Almanya’dan İsveç’e göçmen işçi gittikleri Avrupa ülkelerinde nüfusuna oranla en çok milletvekili çıkaran, en başarılı topluluktu, vb…
Katıldığım programlardan en ilginci, çünkü bilmediğim gerçekleri öğrendiğim tartışma, Avrupa’nın tamamına yayın yapan devlet radyosunda oldu. France Culture, AB’ye üyeliği kesinleşen on ülkeden on gazeteci ile en eski aday olmasına karşı üyeliği kesinleşmeyen TEK ülke Türkiye’den beni bir araya getirmişti. Canlı yayınlanan bir yuvarlak masa toplantısıydı.
Her gazeteci ki, çoğu ilk kez bir Fransız medyasında tartışmaya katılıyordu, temsil ettiği ülke kamuoyunun AB üyeliği konusunda ne düşündüğünü aktarıyordu. Meslektaşlarımı dinlerken, şaşkınlık içindeydim : Litvanya’da, Letonya’da halkın AB’yi BM sandıkları, hatta Polonya’da AB’ye üye kabul edilince NATO’ya üye yazıldık diye sevinenlerin hiç de az olmadığı anlaşılıyordu. Malta, Güney Kıbrıs gibi birkaç tali örnek hariç, yeni üye halkların hiç biri ne ekonomik, ne siyasal, ne de psikolojik anlamda AB’ye hazırdılar, üstelik hemen hepsi post komünist bu ülkelerin demokrasi deneyimi on yılı aşmadığı gibi, toplumun içine işlemiş ‘faşizan’ geçmiş dolayısıyla nasıl sonuçlanacağı da belli olmayan bir maceraydı !
Türkiye AB’ye henüz hazır olmadığı için alınmıyorsa, bu yeni üye on ülkeden hiç birinin alınmaması gerekirdi, çünkü ne ekonomik, ne siyasal, ne de kamusal bilinç açısından Türkiye kadar hazırdılar. Gerek program yöneticisi, gerekse Avrupalı meslektaşlarım bu saptamaya katılıyor, ancak aynı ‘leitmotiv’le savunuyorlardı AB’nin Türkiye fobisini : Evet, bu ülkeler üyeliğe Türkiye ‘kadar bile’ hazır değildiler, hatta daha çok eksikleri vardı, ancak Türkiye bütün bu ülkelerin, dolayısıyla sorunların toplamından daha sorunsal ve büyüktü. AB, Türkiye’nin yükünü taşıyamaz, batardı…
Program süresi dolarken, yönetmen son sözü savunmaya, yani bana verdi: ‘AB’yi batırmak için Türkiye’ye gerek yok, bu on yeni üyelik birliği zaten batırır,’ dedim.
Yaklaşık bir mantık ve duygusal bir hırsla söylenmiş bu söz, sahibini de şaşırtan bir hızla doğrulandı. Anayasasının iki ülkede halkoylamasıyla reddinden başlayıp, referanduma başvurulması halinde hemen tüm üye ülkelerde reddedileceğinin anlaşılmasıyla gelişen ve son Brüksel zirvesinde AB tarihinin en büyük krizine dönüşen süreçte etkili başlıca iki nedenden biri, son on üyelik genişleme. Diğeri, Avrupa ortak para birimi Avro. Avrupa Birliği’yle, halkları arasındaki yabancılaşmada, bu iki konu en belirgin kırılmayı oluşturuyor. Halklar, AB’ye ve AB’deki temsili hükümetlerine, ‘Siz nasıl bizim fikrimizi sormadan on yeni üye aldınız,’ ve ‘Siz niçin halkoyuna sunmadan bize Avro’yu empoze ettiniz’in hesabını soruyor, daha doğrusu kesiyorlar. Avro, uygulamaya konulduğu tüm ülkelerde pahalılık yarattı.
Ama Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren neden, genişlemeye tepki. 2003’teki çoğu post komünist halklar AB üyeliğine hazır olmadığı gibi, AB halkları da onları aralarına almaya hazır değillerdi. Türkiye’ye hiç hazır değiller ve kabak, kriz sürecinde müzakerelere başlayacak Türkiye’nin başına patlayacak. Son genişlemeye toplumsal tepkinin faturası, bizim üyelik sürecine kesilecek, ‘Bir de Türkiye’yi işin içine karıştırıp kamuoyunu daha fazla hırslandırmayalım,’a getirilecek.
Ülkemizde bazı aklı evveller, İngiltere’nin dönem başkanı olacağı AB’de, Tony Blair’in birliği siyasal olmaktan çıkarıp serbest piyasaya dayanan bir ‘ekonomik ortaklığa’ dönüştüreceğine inanıyor ve Türkiye’nin üyeliğinin böylece daha kolaylaşacağını sanıyorlar.
Oysa Tony Blair, AB’yi ekonomik ortaklığa zor dönüştürür, bir. İkincisi, böyle bir AB’ye üyelik, bugün bizim takımın reddettiği ‘imtiyazlı ortaklık’ statüsünden farklı olmaz.
AB, kendi dinamikleri içinde bu krizi ergeç aşar. Ancak aşıncaya kadar, Türkiye’nin üyeliği birlik açısından tali olması bir yana, sakıncalı bir konu haline gelmiştir. Türkiye’nin AB’yle imtihanını bitmeden, AB’nin Türkiye’yle imtihanı başlıyor. Tutulacak en doğru yol, AB’nin sınavdaki başarısına bakmadan, kendi başarımız için çalışmaktır. Belki eşzamanlı kazanırız.
----------------------------------------------