Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2005

AB'nin Türkiye ile imtihanı

Radikal · 22 Haziran 2005

Mine G. Kırıkkanat

(2706 kişi okudu)

2003 yılının aralık ayındaki Kopenhag zirvesi, AB kapılarını 10 yeni üyeye açıp Türkiye'nin suratına, hem de 'nanik' yaparak kapatmıştı. Fransız halkı olmasa bile Fransız basını, 40 yıldır AB'nin eşiğini aşındıran bir ülke kamuoyunun, bu nanik durumuna karşı 'hissiyatını' gözlüyordu merakla. Dolayısıyla o televizyon senin, bu radyo benim koşturuyor, Fransız meslektaşlarımın içinde 'Burnu sürtülmüştür iyice, bakalım bu ezikliğin altından nasıl kalkacak?' sinsiliği taşıyan: Ülkenize haksızlık edildiğini düşünüyor musunuz, Türkiye'ye ayrımcılık mı yapılıyor, halkınızın tepkisi ne olacaktır, türünden soruların sahte merhametine karşı, boynumu da, burnumu da dikip kıl aldırmamaya çalışıyordum. En iyi savunma saldırıdır deyip, bodoslamadan dalıyordum Avrupa'nın yumuşak karnına: Türkiye değil, AB'ydi ezikliği kabullenen. Çünkü korkan AB'ydi Türkiye'den. Egemenliğini asla yitirmemiş, fethe alışık, genç, dinamik ve büyük bir ülkeden korkuyordu. Oysa Türkiye girmeden Türkler çoktan girmişti AB'ye ve Almanya'dan İsveç'e göçmen işçi gittikleri Avrupa ülkelerinde nüfusuna oranla en çok milletvekili çıkaran, en başarılı topluluktu, vb...

Katıldığım programlardan en ilginci, çünkü bilmediğim gerçekleri öğrendiğim tartışma, Avrupa'nın tamamına yayın yapan devlet radyosunda oldu. France Culture, AB'ye üyeliği kesinleşen 10 ülkeden 10 gazeteciyle en eski aday olmasına karşı üyeliği kesinleşmeyen TEK ülke Türkiye'den beni bir araya getirmişti. Canlı yayımlanan bir yuvarlak masa toplantısıydı.

Her gazeteci ki, çoğu ilk kez bir Fransız medyasında tartışmaya katılıyordu, temsil ettiği ülke kamuoyunun AB üyeliği konusunda ne düşündüğünü aktarıyordu. Meslektaşlarımı dinlerken, şaşkınlık içindeydim: Litvanya'da, Letonya'da halkın AB'yi BM sandıkları, hatta Polonya'da AB'ye üye kabul edilince NATO'ya üye yazıldık diye sevinenlerin hiç de az olmadığı anlaşılıyordu. Malta, Güney Kıbrıs gibi birkaç tali örnek hariç, yeni üye halkların hiçbiri ne ekonomik, ne siyasal ne de psikolojik anlamda AB'ye hazırdılar, üstelik hemen hepsi postkomünist bu ülkelerin demokrasi deneyimi 10 yılı aşmadığı gibi, toplumun içine işlemiş 'faşizan' geçmiş dolayısıyla nasıl sonuçlanacağı da belli olmayan bir maceraydı!

Türkiye, AB'ye henüz hazır olmadığı için alınmıyorsa, bu yeni üye 10 ülkeden hiçbirinin alınmaması gerekirdi, çünkü ne ekonomik, ne siyasal ne de kamusal bilinç açısından Türkiye kadar hazırdılar. Gerek program yöneticisi, gerekse Avrupalı meslektaşlarım bu saptamaya katılıyor, ancak aynı 'leitmotiv'le savunuyorlardı AB'nin Türkiye fobisini: Evet, bu ülkeler üyeliğe Türkiye 'kadar bile' hazır değildiler, hatta daha çok eksikleri vardı, ancak Türkiye bütün bu ülkelerin, dolayısıyla sorunların toplamından daha sorunsal ve büyüktü. AB, Türkiye'nin yükünü taşıyamaz, batardı... Program süresi dolarken, yönetmen son sözü savunmaya, yani bana verdi: 'AB'yi batırmak için Türkiye'ye gerek yok, bu 10 yeni üyelik birliği zaten batırır,' dedim.

Yaklaşık bir mantık ve duygusal bir hırsla söylenmiş bu söz, sahibini de şaşırtan bir hızla doğrulandı. Anayasasının iki ülkede halkoylamasıyla reddinden başlayıp, referanduma başvurulması halinde hemen tüm üye ülkelerde reddedileceğinin anlaşılmasıyla gelişen ve son Brüksel zirvesinde AB tarihinin en büyük krizine dönüşen süreçte etkili başlıca iki nedenden biri, son 10 üyelik genişleme. Diğeri, Avrupa ortak para birimi avro. Avrupa Birliği'yle, halkları arasındaki yabancılaşmada, bu iki konu en belirgin kırılmayı oluşturuyor. Halklar, AB'ye ve AB'deki temsili hükümetlerine, 'Siz nasıl bizim fikrimizi sormadan 10 yeni üye aldınız,' ve 'Siz niçin halkoyuna sunmadan bize avroyu empoze ettiniz'in hesabını soruyor, daha doğrusu kesiyorlar. Avro, uygulamaya konulduğu tüm ülkelerde pahalılık yarattı.

Ama Türkiye'yi doğrudan ilgilendiren neden, genişlemeye tepki. 2003'teki çoğu postkomünist halklar AB üyeliğine hazır olmadığı gibi, AB halkları da onları aralarına almaya hazır değillerdi. Türkiye'ye hiç hazır değiller ve kabak, kriz sürecinde müzakerelere başlayacak Türkiye'nin başına patlayacak. Son genişlemeye toplumsal tepkinin faturası, bizim üyelik sürecine kesilecek, 'Bir de Türkiye'yi işin içine karıştırıp kamuoyunu daha fazla hırslandırmayalım'a getirilecek.

Ülkemizde bazı aklıevveller, İngiltere'nin dönem başkanı olacağı AB'de, Tony Blair'in birliği siyasal olmaktan çıkarıp serbest piyasaya dayanan bir 'ekonomik ortaklığa' dönüştüreceğine inanıyor ve Türkiye'nin üyeliğinin böylece daha kolaylaşacağını sanıyorlar.

Oysa Tony Blair, AB'yi ekonomik ortaklığa zor dönüştürür, bir. İkincisi, böyle bir AB'ye üyelik, bugün bizim takımın reddettiği 'imtiyazlı ortaklık' statüsünden farklı olmaz.

AB, kendi dinamikleri içinde bu krizi ergeç aşar. Ancak aşıncaya kadar, Türkiye'nin üyeliği birlik açısından tali olması bir yana, sakıncalı bir konu haline gelmiştir. Türkiye'nin AB'yle imtihanını bitmeden, AB'nin Türkiye'yle imtihanı başlıyor. Tutulacak en doğru yol, AB'nin sınavdaki başarısına bakmadan, kendi başarımız için çalışmaktır. Belki eşzamanlı kazanırız.