Yakında bizim sinemada
Radikal · 28 Haziran 2005
Halk iradesinin seçim yoluyla ifadesi, demokrasi değildir. Seçim, demokrasinin ne özüdür, ne de tanımı. Sadece temel yöntemidir. Demokrasi markasını hak eden rejimlerde, mutlaka seçim yapılır. Ancak seçim, her rejimde demokrasi sunmaz. İşte İran. Kuralları demokratik ülkelerdekinden farksız seçimler yapıldı, sandıktan gerici, tutucu, şeriatçı Ahmedinejat çıktı, ama ilerici, reformcu, şeriat karşıtı biri de çıkabilirdi, sonuç yine değişmeyecekti. Çünkü İran bir demokrasi değil. Devrimle kurulan şeriatçı bir cumhuriyetin, seçimle sürdürülen diktatörlüğünden ibaret.
Demek ki halk iradesinin serbestçe ifadesi, demokrasi anlamına gelmediği gibi, mutlaka özgürlükçü eğilim de göstermiyor. Tarihte örnekleri görüldü ve görülüyor : Halk çoğunluğu özgür iradesiyle Almanya’ya ırkçı ve milliyetçi faşizmi getirmişti, İran’da da özgür iradesiyle dinci faşizmi sürdürüyor…. mu acaba ?
İran seçimlerine yakından bakacak olursak, demokrasi olmasa bile, eğer halkın iradesi çoğunluğun iradesi sayılıyorsa, seçim sonuçlarının çoğunluk iradesi BİLE olmadığını söyleyebiliriz.
Ülkede 46,7 milyon seçmen var. Şii şeriat muhafızı Ahmedinejat, 17 milyon 22 bin 500 seçmenin oyuyla seçildi. 29 milyon 677 bin 500 seçmen, Ahmedinijad’ı istemedi. Çünkü seçmenlerin yarısı, ‘artık inanmadıkları’ bu rejimin seçim parodisini boykot ettiler ve oy vermediler. Oy kullananların %41’i de Ahmedinijat’ı seçmediler. Sonuç olarak Ahmedinejat, ardına aldığı 17 milyon küsur oyla, yalnız 29 milyon küsur muhalif seçmeni değil, 70 milyon nüfuslu tüm İran’ın başbakanı sayılıyor.
Sorarım size, böyle bir sonuç halkın çoğunluk iradesinin özgür ifadesi midir, yoksa azınlık bir iradenin çoğunluğa baskıcı iktidarı mı ?
Seçimlere katılım, demokratik ülkelerde de düşük olabiliyor. ABD seçimlerinde, seçmenlerin % 40’ı sandık başına gittiğinde, amanın rekor katılım diye göbek atılıyor. Avrupa’da % 60 katılım, hallice sayılıyor. Ama bu ülkelerde azınlık iradesinin iktidara yansıması, oy vermeyen ya da karşı oy veren çoğunluğun iradesini hiçe saymak anlamına gelmiyor. Hakları elinden alınmıyor, özgürlükleri kısıtlanmıyor, baskı altında tutulmuyor. İktidarlar ‘beni halk seçti’ diye aklına eseni yapamıyor, çünkü demokrasi, seçmeyen ve seçilmeyenin iradesini de sisteme dahil eden yasalarla donatılmış, o yasaları değiştirmek hakkını salt ‘seçilmişlere’ teslim etmeyen bir sistem. Üstünde, koruma mekanizmaları var.
Oysa İran’da, devlet tam da demokrasiyi önlemek üzere kurumlaşmış. Şeriatçı cumhuriyet rejimi, muhalefetin halk çoğunluğu olsa bile irade gösteremeyeceği biçimde kilitlenmiş durumda. İşte bu yüzden seçimi boykot edenler, geçici bir iktidar ya da hükümeti değil, rejimi boykot ediyorlar.
Sözün kısası, İran’daki seçim sonuçları, bugün itibariyle nüfusun üçte ikisinin Şii şeriat rejimine karşı, üçte birinin de din rejiminden yana olduğunu gösteriyor.
İran, ne tarihi, ne kültürü, ne eğitim düzeyi, zaten de hiç bir düzeyde küçümsenecek bir ülke değil. Tam tersine. Böyle bir ülkede, nüfusun üçte birinin çağın gerekleriyle kopuk, içerde azınlık, dışarıda dünyadan izale baskı rejimi, üçte iki nüfusun üzerinde daha ne kadar sürebilir ?
Takvim vermek, tarih biçmek elbette olanaksız. Ancak İran’daki molla rejiminin sonuna yaklaştığı açık. Bence Ahmedinejat gibi eski bir devrim muhafızı, hatta ‘basıcı’nın iktidara gelmesi, rejimin sonunu uzaklaştırmaz, yaklaştırır. Yeter ki ABD karışmasın ! Çünkü Müslüman ülkelerde (eğer laiklik yoksa) ABD’nin baskısıyla oluşturulan demokrasi, ancak Irak’taki neticeyi verir : Seçimler Şii şeriatla, sünni cihad arasında yapılır.
Eğer dış müdahale olmazsa, İran’a demokrasi gelecek. Ama yine silahla, bir karşı devrimle gelmek zorunda. Zaten ne ırkçı ne de dinci faşizm, seçimle gelse de seçimle gönderilemiyor. Hiç bir yerden. Ve Türkiye, yakında bizim sinemada, bu filmi görmeye hazırlanıyor, üstelik zorla. Çünkü seyircileri koltuklara bağladılar.
-------------------------------------