Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2005

Acaba zeka zevk midir?

Radikal · 23 Temmuz 2005

İtalya, tarihi değilse coğrafyasıyla, diliyle değilse mutfağıyla, müziğiyle değilse mimarisiyle, bir biçimde beğenilen, hatta hayran kalınan bir ülkedir. Fransız mimar arkadaşım Jean Pierre Benoit da, kuşkusuz mesleği gereği İtalyan yapı ustalarına bayılır. Ona göre İtalya’da amele yoktur, en basit bir inşaat işçisi bile işinde usta, her biri sanatçı olmasa bile zanaatçı, çünkü çevresinde gördüğü, görerek büyüdüğü bir estetik ölçüsünü, güzellik kavramını genetiğinde taşımaktadır. Bu gözlemini, ‘Napoli’de gezerken bir inşaata denk geldim,’ diye anlatır. ‘Temel atılıyordu henüz, üç amelenin çalıştığı küçük bir evdi. Öğle vakti, ikisi yemek paydosuna çekilmiş, tek işçi çalışıyordu. Zaten sesi dikkatimi inşaata çekti. Bir yandan Rigoletto operasından arya söylüyor, öte yandan temel duvarı örüyordu. O duvar görünmeyecekti, toprağa gömülecekti hatta, ama sanki dış cephe kaplarmış gibi ince çalışıyor, en küçük taşmaya tahammül etmiyordu. Malasını kullanırken hareketlerini görsen, orkestra yönetiyor, ameliyat ya da resim yapıyor sanırdın !’

Anlatısında en çok hoşuma giden, inşaat işçisinin opera düşkünlüğü olmuştu. İtalya’da operanın halk müziği sayıldığını bilir, yine de her duyduğumda şaşırırım. ‘Hangi aryayı söylüyordu ?’ diye sormuştum arkadaşıma, ‘La donna e mobile’ymiş :’Kadın hafifmeşrep’… İşçinin mala sallaması, aryanın kıvraklığına uyumlu olsa gerek.

İstanbul’da ne zaman bir inşaatın yanından geçsem, mutlaka derme çatma, düştü düşecek iskelelerin uzağından geçmeye özen gösterirken aklıma gelir. Hatta altı ay dayanmayan kaldırımların yüzüncü kez ve altı ay sonra çökecek biçimde, çünkü bilgisizce döşenmesini seyrederken arya söyleyen İtalyan ameleyi hatırlarım hep. Ve bir ‘acaba’ çengellenir kafamda.

‘Acaba…’ derim, ‘Bir İtalyan işçinin arya söylemesiyle bir Türk işçinin türkü çığırması yansır mı inşaat kalitesine ?’

Daha doğrusu, şöyle sormak gerek: Acaba bir İtalyanın opera sevip arya dinlemesiyle bir Türkün türkü sevip memleket havası dinlemesi Capodimonte Sarayı ile Dolmabahçe Sarayı’na nasıl yansımıştır ?

Dolmabahçe Sarayı’nın Versailles’a özenilerek yapılmış olup, Versailles Sarayı’nın Dolmabahçe’ye özenilerek yapılmamış olmasında, acaba çok sesli müzik kültürüyle tek sesli müzik kültürü arasındaki farkın farkı var mıdır ?

Udun, tamburun, kanunun, sazın, klarnetin kemanın ince ve güzel, fakat müzikal açılımı kısıtlı ezgilerinin muhteşem ancak yanar çürür ahşap Osmanlı konaklarına bir izdüşümü, çok sesli klasik müzikteki orkestrasyon zenginliğinin zamana dayanıklı Avrupa yapılarına bir etkisi olmuş mudur ?

Ya çağımızda, bugün, şimdi, Türkiye’de tarihi binaları yıkıp yerine ya da yıkmadan yanına ne idüğü belirsiz ucubeler yapmak, örneğin İstanbul’un göbeğine yırtık dondan çıkarır gibi gökkafes diye fallüs lahidi dikmekle… Hemen her müzikli gecenin klasik müzikle başlayıp arabeskten geçerek popla devam ettikten sonra göbek havasıyla bitmesinin bir ilgisi var mıdır ?

Üç notalı besteleri, senfoni orkestrasıyla zenginleştirmek dehası, acaba tarihi dokuyu hiçe sayan mimari kargaşayı da taşımış mıdır dağarcığında ?

Acabalar çok…

Acaba İstanbul’un ‘Dubai’ci belediyesi, güzelim Boğaz vapurlarının ana hatlarını koruyan yeni vapurlar ısmarlamak yerine, Kuzey Deniz fiyortlarının ütübüslerini ithal edecek kadar akıllıyken…Londra’daki iki katlı otobüslerin, yüzyıllık taksilerin nuhu nebiden kalma dizaynını koruyup teknolojik performanslısını imal eden İngilizler aptal mıdır ?

Boğaz’da Marmara’da deniz otobüsleri ‘ilericilik’ de, Venedik’te hala ve bu zamanda gondol kullanmak gericilik midir ? Niye Venedik kanallarında gondol yerine jet skiyle gezilmemektedir ? Neden ‘vaporetto’larını hala deniz ütübüsleriyle değiştirmez şu İtalyanlar ?

Onların belediye başkanları mı zekasızdır, yoksa bizim belediye topbaşları mı zevksiz ?

Acaba hangisi arya söyler diyemeyeceğim, bizimkilerin ne dinlediği besbelli, ne söylediği masmalum.

------------------------------------