Bir Kadın
Vatan · 14 Eylül 2005
Adı, Maria Christina Almeida'ydı. Gözlerinin içi gülen, yanakları gamzeli, kiraz dudaklı bir anaçlık abidesi. Onu sevdim. Öylesine sevdim ki, Sinek Sarayı romanındaki İspanyol kadın kahramanıma onun adını ve kişiliğini verdim. Ama güzelliğini görmek için onu yarı yarıya hayal etmeliydi. Ettim. Ağırlığını ikiye bölüp, şuhluğunu işledim. Oysa Christina, yüz okkasıyla da şuhtu. Ama Fransız Türk kırması kahramanım, esas oğlan Sinan'ı bir Madrid meyhanesinde kollarının arasına alıp ezmeden sıkabilmesi, çaktığı tokada karşın ona yeri öptürmemesi için Christina'yı zayıflatmak zorundaydım. Gerisi doğruydu. Sinek Sarayı'nın Christina'sı gerçekten Christina'ydı. 1990'lı yıllarda İspanyol feministlerinin lideri, Komünist Parti Madrid Milletvekili, ülkesinin hukuk dalındaki en büyük nişanı, 'San Naimundo de Penafort' sahibi Maria Christina Almeida.
Ağzından bal gibi zehir akardı, Christina'nın. İspanya'nın siyasal arenasında her düşündüğünü, bütün açıklığıyla söyleyen TEK politikacıydı. Üslubu sert ve acımasızdı. Komünist olmasına karşın kimseye müdanası yoktu. Ne partisine, ne seçmenine. Ama nedense, zehir zemberek sözleri bile bal tadı bırakırdı dinleyende. Yaptıkları, ettikleri dilden dile dolaşırdı.
Bir gün uçakla bir yere gidiyordu Christina. Yüz okkasını tek kişilik koltuğuna güç bela yerleştirip, içki istemek için hostesi çağırdı. Hostes yerine bir erkek kabin görevlisi geldi. Christina, genç adama şöyle bir bakıp kaşlarını çattı: "Ben senin suratını beğenmedim. Sen git, daha yakışıklı bir steward gelsin!" Çocukcağız bozulmuştu haliyle. "Sen kim oluyorsun şişko..." dememek için zorlukla tutarak kendisini: "Haksızlık ediyorsunuz Senyora, benim işimi düzgün yapmam için yakışıklı olmanı şart değildir!" dedi tabii.
Ama Christina bu tabii yanıtı bekliyordu. Hınzırca karşılık gecikmedi: "İspanyol Havayolları, hostes istihdam ederken adayların 1.60'tan uzun, ince ve güzel olmalarını şart koşuyor delikanlı. Dolayısıyla müşteri olarak benim de senden daha uzun boylu, geniş omuzlu ve yakışıklı steward talep
etme hakkım var!"
Erkek düşmanı değildi. Tam tersine, hiç aşksız ve âşıksız kalmadı Christina, en azından benim onu tanıdığım yıllarda. O, İspanyol maçolarıyla hemcinsleri adına dövüşüyordu. Ama 'her' kadın için değil. Kendisiyle 1990 yılında yaptığım röportajda, Müslüman ülkelerde yüksek eğitim görmüş olmalarına karşın kendi istekleriyle örtünüp kapanan kadınlar hakkında şöyle konuşuyordu:
"Bilinçlenmenin en kötü biçimi, bilinç bir baskının savunuculuğuna soyunduğu zaman görülür. Bu noktada eğitim, bir bilgi birikiminin sonucu değil, bir kimlik sorunundan kaynaklanıyor. Dikkat edersen, fanatizmi savunup tek başına sivrilen kadına rastlayamazsın. Hep bir topluluğun parçası olarak hareket ederler. Toplumda tek başına oynayacağı rolü üstlenemeyen kadın, kendisine uygun görülen baskı aracına sahip çıkarak rahatlıyor. Dahil olduğu topluluğun savunmasını ve militanlığını üstlenerek kendisini çevreye daha kolay kabul ettireceğini düşünüyor. BUNLAR KADIN DEĞİL... Öğrenim dereceleri ne olursa olsun, bilincini toplumda tek başına ve özgürce düşünmesi gereken işlev için kullanmayan kadın, kadın değildir. Hareket biçimi, kitle psikolojisi içinde incelenmelidir..."
Maria Christina Almeida'yı çok özledim. Keşke Türkiye'de bir Christina olsaydı.