Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2005

Milliyet Nire Hemşerim

Vatan · 17 Eylül 2005

“Milliyetçilik bir çocukluk hastalığı, insanlık kızamığıdır." Albert EINSTEIN

Milliyetçilik, ulusçuluk ya da evrensel deyimiyle nasyonalizm, bireyin kimliğini ulusla olan ilişkisiyle tanımlar. Başka bir deyişle birey, ait olduğu varsayılan millet ve değerlerine bağlılık oranında milliyetçidir, bağımsızlık oranında da değildir. Millet olmadan ne milliyet olur ne de milliyetçi olunur. Oysa bizzat millet, ümmeti oluşturan kul ve tebaanın tersine, bir 'yurttaş'lar topluluğudur. Ve zaten 'milliyetçilik' de bireysel kimliğin milletle, yani yurttaşlıkla ilişkisidir.

Şimdi sorarım size, henüz çağ dışı törelerin boyunduruğunu kıramamış, aşiretinden bağımsızlık kazanamamış, 'ağa'sının tebaası olmaktan kurtulamamış, kısacası ne özgür, ne birey, ne de yurttaş olabilmiş insanlar, nasıl bir millet kavramının milliyetçisidirler?

Koyun çağdışı törelerin yerine dini vecibeleri, aşiretlerin yerine tarikatları, ağaların yerine şeyhleri, hocaları, yine kul, yine tebaa olmaktan kurtulamamış; ne özgür, ne birey, ne de yurttaşlık bilinci sahibi bir ümmet, millet olamadan neyin milliyetçiliğini yapmaktadır?

İşte Türkiye, 'yurttaşlığa dayalı cumhuriyet' projesine son elli yıldır ihanet ettiği için, bugün Kürt aşiretçiliğiyle Türk tarikatçılığı arasında sıkışmış, toplumsal tabanında ne millet, ne de milliyetçi, düpedüz cemaatçi bir kamplaşma içine düşmüştür.

Bugün millet kavramını bir dile, milliyetçiliği de bayrak sallama yarışına indirgeyen Türkçü ve Kürtçü zihniyet, ortak tarihi bir yana koymuş ve eğreti bir 'etnik' ayrışmada, bir kan davasını yurt çapında galeyana gelmelerle yayıyor. Bunun bir iç çatışmaya dönüşmesini önlemesi gereken siyasal irade, bilinç ve sağduyu sahibi bir çoğunluktan yoksun. Çünkü 'yurttaş cumhuriyeti' projesinden istifa etmiş ülkemizde, bırakın toplumsal tabanı, donanımlı olması gereken tavanda bile 'milliyetçilik nedir, milliyetçi kimdir' sorusuna kapsamlı yanıtlar verebileceklerin sayısı çok azalmıştır.

Milletten ümmeti anlayan kimi ulema, Atatürk'ün Türk milliyetçiliğini Fransız jakobenizmi diye sunabiliyor ve Fransa'da 'milliyetçilik' akımının tam da sözünü ettiği jakobenizmi yıkmak için boy gösterdiğinden bile habersiz. Oysa Barruel, bakın ne yazar: "Milliyetçilik toplum sevgisinin yerini aldığında, yabancı olanı aşağılamak, aldatmak, taciz etmek yasallaştı. Bu ahlâka vatanseverlik, dediler. Ve böylece milliyetçilikten önce bölgesellik, ardından akrabacılık, en sonunda da bencillik doğdu." (1789, Jakobenizme Hizmet Tarihi, 3. cilt, s: 184)

Türkiye'deki Kürt aydınlar, Kürtlüğe üst kimlik isterken, ezildik diyorlar, eşitlik, insan hakları, demokrasi diyorlar. Ancak kendi aşiret sistemlerini, ağalık kölelik düzenini, kadın erkek eşitsizliğini, kanlı töreleri hiç sorgulamıyorlar. Hatta varlıkları çağ dışı cemaat yapılanmasına dayalı. Kendi kafasında, ailesinde ve ilan ettiği üst kimliğin altında bağımsız birey olamayan, kadına eşit yer vermeyen bir milliyetçilik nereye varır sizce? Demokrasiye mi, yoksa şoven bir faşizme mi? Yurttaş ve birey olamayan bir milliyetçiliğin bağımsızlık istemi, törelerin esaretini devlet sistemi, aşiret reislerini de devlet başkanı yapmaktan ileri gidebilir mi?

Ya Kürt milliyetçiliğine diş bileyen Türk milliyetçileri; kendileri ne kadar birey, yurttaş ve cumhuriyetçidirler ki, 1937'den beri aşiret reislerinin nüfuzuna terk ettikleri, 1990'lardan beri de köy korucularının besleme sopasıyla sindirdikleri, çağ dışı bırakıldığı için çağ dışı kalan ve çoğalan bir aşiret topluluğundan ne bekleyebilir? Çiçek atmasını mı, isyan etmesini mi?