Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2005

Alman oyu türk uğuru

Vatan · 19 Eylül 2005

İnsan uygarlığı tuhaf bir evreden geçiyor. Dünyanın siyasal, ekonomik ve bilimsel gelişmesi hiç bu kadar uyumlu, ancak ters yönde paralel olmamıştı. Şöyle açıklayayım : Bilimin son yıllardaki en büyük buluşu, en küçüğün, içinde en büyüğün tüm özelliklerini ve hatta enerjisini taşıdığı gerçeğini ortaya çıkarmakla kalmayıp, kanıtlamak oldu. Atomu parçaladılar ve bırakın dünyayı yok edecek güçte, evrenin yaratılışını açıklayan büyük füzyon, ‘big bang’ı yeniden oluşturacak enerjiyi buldular. Ayrıca, DNA dedigimiz genetik çözüm sayesinde bir canlının en küçük parçacığında tüm varlığı okunmakla kalmıyor, klonlama yöntemiyle minicik bir canlı dokusundan bütün ve bağımsız bir can yaratılıyor artık !

Tuhaf olan, bilimde kanıtlanan ve ‘en küçük eşittir en büyük’ diye özetleyebileceğimiz bu yeni durumun, tarihte belki de ilk kez, ekonomik ve siyasal gidişatla birebir, ama ters yönde benzerlik göstermesi.

Küreselleşme dediler, ülkeler arası ekonomik sınırlar kalkınca halklar birbirine açılacak, kaynaşacak, kucaklaşacak, birleşik bir dünya kurulacak sanıldı. Ne gezer ? Bir dünyalı üst kimliği altında birleşerek büyümek yerine, uluslar halklara bölündü, halklar kavimlere. Küreselleşme, bütünleştirmek isterken parçaladı ve dünya kimliği rüyası, neredeyse ‘aşiret’ kimliğine gelip dayandı.

Sizin anlayacağınız bilim, maddenin en küçük parçasında evrenin tüm enerjisini buldu, siyasal ekonomi ise küresel bütünlük enerjisi peşinde koşarken, mevzi bütünlükleri ufaladı, enerjilerini emdi, bitirdi.

Bilmiyorum ABD, dünya ekonomisini küreselleştirirken, yeni küre efendisinin kendisi değil Çin olacağını hesap etmiş, öngörmüş müydü ?

Öyle ya da böyle durum ortada ve bizim için başta Türkiye, dahil olmak istediğimiz AB ülkeleri de daha nimetlerini yemedikleri küreselleşmenin faturasını ödüyorlar. Toplumsal anlamda yıkıcı olabilecek bir ekonomik konjoktür içinde dayanışma gerekiyor ve zaten Türkiye’nin AB üyeliğine, henüz nazlansa bile AB’nin de Türkiye’ye bu yüzden gereksinimi var.

Almanya’daki seçim sonuçları, bence bu kapsamda da değerlendirilmeli.

Schröder tam kaybetmedi, Merkel tam kazanmadı, diye okunabilecek bu sonuçlar, Türkiye ile müzakerelerin başlaması ve üyelik sürecinin devamı açısından gerçekten yararlı oldu. Angela Merkel liderliğindeki CDU-CSU koalisyonunun yetkin çoğunluk elde edememesi, AB üyeliği konusunda Türkiye karşıtı söylemin de Almanların çoğunluğu tarafından onaylanmadığı anlamına geliyor. Halkın kemerlerini sıkan ekonomik önlemler almış, işsizliği durduramamış ve iktidarda epeyce yıpranmış olmasına karşın Gerhard Schröder başkanlığındaki Sosyal Demokratların pek de yenik sayılamayacakları ise, Türkiye yanlısı söylemleri dikkate alınırsa, bu gerçek perçinleniyor.

Eğer Sosyal Demokrat cephe, seçimlerin %8’lik sürpriz çıkışını yapan Sol Parti lideri Oskar Lafontaine’i kaybetmemiş olsaydı, bugün Schröder yeniden Alman başbakanıydı. Zaten Hristiyan Demokratların hükümet kuramaması halinde, hala şansı var.

Almanya’daki seçim sonuçları, AB’nin en önemli, çünkü kurucu üyesi Almanya’da Türkiye’ye karşıt söylemin boynunu burmakla kalmıyor, bir başka önemli ülkenin tutumunu da belirliyor : Artık Fransa da façasını düzeltmek ve Türkiye’nin AB üyeliğine muhalif tavrını değiştirmek zorunda. Neden mi ? AB’nin çekici gücünü oluşturan, çünkü kurucu iki ülkeden biri olan Fransa, Avrupa Anayasasını reddettiği referandum hezimetinden beri AB içinde güç kaybetti ve nüfuzunu İngiltere’ye kaptırmamak için yapabileceği tek şey var : Alman-Fransız ortaklığına asılmak, Almanya’dan kopmamak, Almanya ne derse, papağan gibi tekrarlamak. Alman sağı Türkiye karşıtı söylemin oy getirmediğini anlarsa, Fransız sağı da kuzu kuzu çark eder, o kadar.

-----------------------------------------