(ilerki bir tarih)
Vatan · 11 Ekim 2005
ŞİŞEDE DURMAYAN DERS
‘Eşek ancak susarsa içer, çünkü ancak su içer !’
Beoralde de Verville (Erişmek Aracı, 1612)
Türkiye’de ruh mu çabuk kir tutuyor, yoksa kir mi kolay ruh buluyor bilinmez, bir takım insanlar şarıl şurul ruh yıkamak peşinde, Ayurveda kuyruğunda, sevgili seyirciler. Ayurveda tam olarak nedir, vallahi pek bilmiyorum, ama yakaladıklarına bol bol ılık su içirdiklerine bakılırsa bir çeşit ‘ruh lavmanı’. Şimdi diyeceksiniz ki insanın ruhu karnında mı oturuyor ki su içe içe yıkansın ?
Belki de Uzak Doğu’da bağırsakları mesken tutmuştur, ruh. Çin tıbbı nasıl ayak tabanında tüm organların fasıl heyetini dinliyorsa, Ayurveda öğretisi de karın gurultusunda kafa buluyordur ?
Ancak sorunun yanıtı bağırsakta bile değil, galiba cepte. Bendeniz Türkiye’de ‘cebi delik’ hiç bir garibanın ruh lavmanına gö…, pardon gönül verdiğini görmedim. Ilık suya talim edenlerin hepsinin, istisnasız hepsinin cebi dolu. Hem de çok kolay kazanılmış, ibadullah türünden.
Zaten her Ayurveda seansına bir Château Margaux (hem de magnum) parası verip ılık su içtiklerine bakılırsa, bence hazımsızlıkları aslen bu para fazlalığından. Ancak Ayurveda ilmi kafayı popoya taktığından mıdır neder, hiç birinin aklına ‘fazlalık’ paradan arınıp ruh temizlemek gelmiyor, sevgili okurlar.
Oysa Uzak Doğu kurnazlıklarına verdikleri kaymelerle üç yoksulu doyursalar, iki çocuk okutsalar, ‘ruh lavmanı’na gerek kalmazdı. Çünkü vicdanları olurdu.
Ne yazık ki onlar, aradıkları ‘ruh’un ‘vicdan’da bulunduğunu asla bilemeyecekler. Ne vicdan öğrenilir lavmanla, ne ruh temizlenir. Ilık su içerek varıla varıla ancak tuvalete varılır, o da zamanında yetişmek şartıyla, koşarak!
Fikri hür, ruhu gür ve vicdanı tertemiz bendeniz, öyle ayur ayırdı mevlam kayırdılara gelemem.
Ruhumu dinlendirmek istediğimde, kendimi en yakın alkol kaynağına atarım. Çok içmem, ama Paris’teysem, özellikle şarap bistrolarının sohbetini severim.
Geçen hafta Sokakların Şarabı, Le Vin des Rues’de gecenin ileri bir saatiydi. Müşterilerin çoğu gitmiş, ancak çekirdek kadronun sohbeti öyle tatlıydı ki, bistro sahibi Laurent bir türlü ‘gidin, kapatacağım,’ diyemiyordu.
Kapıdan içeri genç bir adam girdi. Laurent, tezgahın ardından: ‘Kapalı!’ diye seslendi. Genç adam: ‘Kahkahalarınızı duydum,’ diye yalvardı, ‘Ne olur birazcık kalayım aranızda…’
Teke lakabıyla anılan elektrikçi Daniel, aristokrat işsiz Bertrand, Ressam Luigi ve bizim Daniel’den oluşan çekirdek kadro, yeni gelenle bir an ilgilenip yine muhabbete daldılar. Ben de onların gürültüsünden ne olup bittiğini tam anlamadım. Ama bir süre sonra yeni müşteri ne dedi, ne istediyse, Laurent’nın sinirle tezgahın dışına fırladığını gördük. Koca cüssesiyle delikanlıyı ensesinden kavradı ve toz silkeler gibi kapıdan dışarı attı. Hepimiz kala kalmıştık. Kimse bir şey sormadı. Laurent da bir açıklama yapmadı. Sessizce boşalan kadehleri doldurdu, kadehler dolunca da sohbet kaldığı yerden koyulaştı yeniden.
Aradan birkaç dakika ya geçmiş, ya geçmemişti, kapı yeniden açıldı. Kovulan genç adam içeri girdi, elinde tuttuğu kitabı tokat gibi Laurent’ın kafasına attı ve ne oluyor demeye kalmadan, çıkıp gitti. Yapılacak tek şey, attığı kitaba bakmaktı elbette. Hep birlikte eğildik üzerine. Sayfaları yanık gibi sararmış, çok eski bir kitaptı. Kapağında : ‘Eylemden Düşünceye, karşılaştırmalı psikoloji denemesi’ yazıyordu. Yazarı Henri Wallon, baskı yılı 1942.
Birden sustu bistro. Laurent, utangaç çocuk gibi kafasını kaşıdı. Herkes kadehindeki şaraba bakıyordu.
Kovulan adam, kovana ‘eyleme geçmeden düşün’ mü demek istemişti ? Yoksa, ‘düşünce yoksa, şiddet vardır’ mı ? Bildiğim, Laurent’ın o gün bugündür vicdan azabı çektiği. Ama kitabı görmek istemiyor. Okumak bana düştü. Bakalım ne ders içeriyor ?
----------------------------------------------------