Zevk bir sanattır
Vatan · 21 Ekim 2005
AKP iktidarına dayalı yeşil sermaye, yeni bir zengin sınıfı yaratıyor. Ancak hemen hepsi köy kökenli bu yeni zenginlerin varoşlarda oluşan yegâne kültür referansı din. Sınıf atladıklarını kanıtlamak için köklerinin özgün estetiğini reddederken, yerine kentli estetiğini koyacak birikimden yoksunlar. Ne kadar pahalı giyinseler ve döşenseler de, altı kaval üstü şeşhane mütegallibe zevksizliğinin ötesine geçemiyorlar. Şatafatlı evleri kıroluk rekorları kırıyor. Pahadan lüksü, lüksten kalın ve ağır olanı anlıyorlar. Çünkü zevk, bir gelenek ve görenek birikimi. Kültür zenginliğiyle inceliyor. O da onlarda yok.
Oysa göçtükleri kentin sırt döndükleri kültür hazinesi, müzelerde, sergilerde öğretmeyi bekliyor onlara bilmediklerini. Sanatçıları var, eserleriyle eğiten. Örneğin bu hafta üç sanatçı, bir yazar eğitti beni:
RASİN. Adı gibi sağlam ve dayanıklı, Osmanlı hat sanatının bence en modern ustası. Sanatını zamanın dışına taşımış, tüy kadar hafif, ruh kadar ağır fırçasıyla esası çizmiş, mahsusu gizlemiş yine. Kumrular böyle mi güzel sevişir, kedi böyle mi işveli bakar, baykuş bunca tanrısal mıdır? Ressam Rasin, sanatının doruğunda. 34. kişisel sergisinde, Nişantaşı Hobi Sanat Galerisi'nde, güleç ciddiyeti ve hüzünlü mizahıyla portrelerini, kuşlarını, kedilerini sergiliyor. Onları nasıl görüyorsa öyle. Ve Rasin'in gözüyle seyretmek canlıları, bir göz şöleni, ruh dinlencesi. Onun bir kuşu, müjdecisi karşımda asılı. Hayatımın en güzel varlıklarından biri. Rasin'in muhteşem kuşu duvarımda oldukça hep iyi haberler alacağım, biliyorum…
Peter HRISTOFF. Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne üç sanatçı kuşağının son temsilcisi. Sofya'dan New York'a, Paris'ten geçerek İstanbul'dan vazgeçemeyen, belleği Türk bir Amerikalı'nın bize bizi anlatması, unuttuğumuzu öğretmesi. Ayasofya Müzesi'nde olağanüstü güzellikteki halılarını sergiledi, Asmalımescit'te Contemporary Art Marketing galerisinde resimlerini sergiliyor. Dualarını, dualarımızı sergiliyor demek daha doğru. Çünkü Hristoff'un seccadeleri, tanrısal yakarışlarımızın resimleri. Resimleriyse, insanlık öyküleri. Peter'in elleri, üç kuşaktan beri bir aşk taşıyor, New York'tan İstanbul'a avuç avuç getiriyor, İstanbul'a geleceğini gösteriyor geçmişini hatırlatarak.
SEVAN. İstanbul tarihini, mücevher heykellere işleyen bir sevdalı Sevan Bıçakçı. Bizans ikonalarından Osmanlı kapılarına, yüzük oluyor onun ellerinde, iki bin yıllık bir kültür damıtıyor; alın teri, göz nuruyla. Parmaklara takıyor Sevan, değerli taşlarla yüceltmeye çalıştığı unutulmuş bir estetik tarihini. ABD ödüller yağdırıyor, baş tacı ediliyor tüm uluslararası mücevher forumlarında. O, Cağaloğlu'ndaki vitrinsiz atölyesinde Türkiye'nin yüzünü ağartıyor. Koruyucu meleği Emre olmasa, orada yatacak, mücevher heykellerini işlemekte dur durak dinlemeyecek. Çünkü sanatına âşık.
Ve Yiğit OKUR. İstanbul'un gerçek efendilerinin, artık tükenen bir türün acımasız olduğunca bağışlayıcı hikâyecisi. Can Yayınları'nda çıkan son romanı Deniz Taşları'nda, köklü ailelerin nasıl dağıldıklarını, aldırmazlıklarını, şövalyeliklerini ve yitikliklerini anlatıyor. "Tarihi yazan... Tarihi yapana... Sadık kalmazsa… Değişmeyen hakikat... İnsanlığı şaşırtır!.." demiş Atatürk. Öyle söylüyor Yiğit Okur'un kahramanı Tarık. Ve bu nesli tükenen İstanbul çocuklarının son maceralarında, bekâretini ebediyen kaybetmiş bir kentin hazin sonuna da tanık oluyoruz. Daha doğrusu, kültürsüz ve zevksiz kuşaklara teslimiyetini. Atatürk, tarihi yazanın tarihi yapana sadakatsizliğini öngördü ve haklı çıktı. Artık değişmeyen hakikatin, insanlığı şaşırtmasını bekliyoruz. Bakalım hakikat neydi?