Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2005

İkrar iktidar olunca

Vatan · 1 Kasım 2005

Ayılanı vardır, bayılanı vardır. Ama resmiyet, davet, icabet üçlüsü beni daraltır. Ankara'ya giderken, eğer Cumhurbaşkanı Sezer olmasa, ben bu uçakta olur muydum, diye düşünüyordum.

Hayır.

Ahmet Necdet Sezer Cumhurbaşkanı olana değin, Çankaya Köşkü'ne çıkan kimseye saygı duymadım, övgü düzmedim.

Atatürk'ten beri cumhurbaşkanlığına en yakıştırdığım ilk ve tek "adam," "gibi yapmayan" O'ydu. Ben de ilk kez çekincesiz taraf oldum: Ahmet Necdet Sezer ve eşi Emel Hanım'a, hem sevgi, hem hayranlık besliyorum.

Çankaya Köşkü'nün eşiğini, ilk kez onlar için aşmıştım ve eğer Türkiye gidişata aykırı bir tarih yazarak makûs talihin feleğini şaşırtmazsa, kendime söz verdim, onlardan sonra geçmeyeceğim o kapıdan.

Böyle bir davranış aşırı, katı ve hatta gazetecilik mesleğinin gereklerine aykırı sayılabilir. Ama siz de biliyorsunuz ki iyi ya da kötü, ben böyleyim; hiç evirip çeviremedim, ortayı bulamadım. Ödünsüzlüğümün ödülünü de alıyor, ceremesini de çekiyorum.

Zaten Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e beslediğim saygının temelini de ödünsüz duruşu oluşturuyor.

Deneyimli gazeteci, başyazarımız Güngör Mengi'dir belki haklı olan; gerginlik yorucudur, devlette küslük olmaz belki, ama kendisinin affına sığınarak itiraf etmeliyim ki, Cumhurbaşkanı Sezer'in bazı konukların ellerini sıkarken yüzlerine bakmamasını ben şahsen çok şık buldum.

Çünkü tüm dünyada devlet adamlarının, davranışını onaylamadıkları muhataplara aynı tepkiyi verdiklerini bizzat gördüm, görüyorum. Aleni ve sessiz eleştirinin, nezaket kuralları çerçevesinde daha şık bir tezahürü yoktur. İngiltere Kraliçesi de politikasını beğenmediği başbakanın elini sıkarken gözlerini kaçırır, Fransa Cumhurbaşkanı ya da Almanya Şansölyesi de.

Hele o muhataplar, kırgınlıkların unutulması gereken bir bayramın temelini oluşturan değerleri paylaşmadıklarını her geçen gün daha az gizliyorlarsa, ellerini sıkmak bile nezakete verilen ödün sayılmalıdır.

Cumhurbaşkanı'nın 29 Ekim davetinde, bendeniz resmi kimliksizliğimin özgürlüğünü sonuna kadar kullandım ve tutmadığım kimsenin elini sıkmadım, elini sıkmadıklarımın hatırını da nezaketen sormadım. Çünkü sormak istediklerim, korkarım hem yersiz olurdu, hem de başımı derde sokardı, eminim. Ama meraktan da çatladım. Örneğin Sayın Genelkurmay Başkanı'na, o gün de oruç tutup tutmadığını, elindeki bardakta içki mi yoksa meyve suyu mu bulunduğunu sormak için yanıp tutuşuyordum. Sonuç olarak çenemi tuttum. Oysa, "siyasi iktidar aleyhine konuşmayacağını" açıklayan Sayın Özkök'e, basın aracılığıyla hükümete vermediği mesajlardan, niye rektörleri de esirgemediğini DE sormak isterdim... Ama merasim üniforması içinde öyle heybetli ve çevresinde de öyle çok yıldızlı apolet vardı ki korktum, soramadım.

Genelkurmay Başkanı Sayın Özkök, demokrasiye saygısından hükümeti hedef almıyor, siyasi iktidar aleyhine konuşmuyor, çok da iyi ediyor. Gerçek demokrasilerde böyledir, asker sivil otoriteyi alenen eleştirmez. Ancak gerçek demokrasilerde, üniversite rektörleri hem özerk, hem de sivil otoritedir. Bireysel ya da toplu olarak tavır almak ya da eylem yapmak, en demokratik haklarıdır. Rektörlere 'toplu hareket ettiler' diye çıkışan bir başbakan demokratik özgürlüğün temelini yadsıyor ve soğuk bakan bir genelkurmay başkanı da, demokrasinin yarısına susuyor, yarısına konuşuyor demektir.

Demek ki sükût, bazen ikrardan gelirmiş, bazen de iktidardan