Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2005

Sükse ve silüet

Vatan · 2 Kasım 2005

Türkiye Cumhuriyeti'nin ticaret lisesi mezunu ilk kadınlarındandı. Ancak eğitim hayatındaki en afili diplomanın üstünde, "Hasan Efendi Kerimesi Şadiye Hanım Sünbül Efendi İnas Ana Mektebinde ikmali müddet eylediğini mübeyyin tasdiknamedir" yazıyordu. Tarih 28 Mayıs 1334'tü, mühür ve imza Cemile Hanım'a aitti.

Canım ablam kendine benzetir, ben bana. Şadiye Hanım bizim annemizdi.

Üç beş değil, "yedi göbek" İstanbullu'ydu. Ömrünün son yıllarında, "hep yek"çi İstanbulluların elinde sakilleşen yedi tepeli şehrine bakarak: "Bok üstünde badem kadın!" derdi.

İyi ki bugünleri görmedi.

Çünkü İstanbul'un altyapısı değişmedi. Kanalizasyonları yine taşıyor. Elektriği, suyu yine kesiliyor. Çamur içinde çürüyen sokakları yine bok kokuyor. Yolları yine yapılamıyor. Kaldırımları yine döşenemiyor. Ancak badem kadının üstüne 'badem bıyıklı adem'ler bindi. Dubara atıp Dubai tutuyorlar.

İstanbul'un silüetini değiştirecekmiş, haspiler. Bunların dilinde "silüet" ne anlama gelir bilmiyorum ama her duyduğumda içimden "Sizi de!" diye haykırmak geliyor benim de.

Kulakları çınlasın, Hasan Pulur ustamız anlatmıştı:

Muammer Karaca, bir temsil sonunda seyirciyi selamlarken, kendisine, "Sükseler, sükseler!" diye tezahürat yapan hayranına dönüp, "Sizi de, sizi de!" deyiverir.

Kuşkusuz bir karışıklık var kafamda, kuşkusuz İstanbul'a yeni silüet tasarlayanlarla Muammer Karaca'ya sükseler dileyenler arasında bir benzerlik kuruyorum: Görgüsüz gösterişçilik.

Neyin, nerede, nasıl yapılacağı görgü yoluyla elde edilen bir bilgidir. Görgü yoksunluğu, gösteriş merakıyla birleştiği zaman, ortaya ölçüsüzlük çıkar. İşte bu yüzdendir ki en iyi niyetli görgüsüz gösterişçinin yaptığı her şey abartılı, sakil, rüküş olmaya mahkûm ve nezaket diye kalkıştığı her iş kabalıktır.

Ancak Muammer Karaca'ya "sükseler" dileyen görgüsüz gösterişçi en fazla gülünç olur. Oysa İstanbul'un "silüetini" değiştirmeye kalkanlar gülüncün ötesinde tehlikelidir. Çünkü kendilerine ense çaplarını kat kat aşan bir misyon vehmetmektedirler.

Bir belediyenin asli görevi nedir? Belediyesi olduğu kentin altyapısını oluşturmak, kanalizasyon sistemini kurmak; su, gaz, elektrik ve telefon ağını koordine etmek, modern teknolojiyle çatlayıp patlamayacak biçimde yeraltından, yolları kaldırımları üstünden geçirmek.

İstanbul Büyük Şehir Belediyesi, bütün bu altyapı çalışmalarını düzgün yapmaktan aciz. Kanalizasyonların taşmasını önlemekten, su ve elektriğin kesilmesini önlemekten aciz. Altyapı çalışmalarının koordinasyonundan aciz. Önce asfalt döküp kaldırım yapıyorlar, ardından kazıp yeraltı borularını geçiriyorlar. Ve altı üstüne gelen her "çalışma" alanında, 'Verdiğimiz rahatsızlıktan ötürü özür dileriz' tabelasının üzerinde sanki alay eder gibi Mimar Dr. Kadir Topbaş yazıyor. Oysa köstebek olsa, daha düzgün kazar, daha az zarar verir çevreye.

Şimdi bu doktor mimar ve belediyesi, asıl göreviyken yapmadığı işleri bir yana koyup, altyapı nasıl doğru kurulur tahsil edeceğine, koca kentin 2 bin 700 yıllık silüetini değiştirmeye kalkıyor. Hem de neyle? 50 yıllık bir Dubai'nin görmemişin oğlu olunca çekip kopardığı şeyini gökyüzüne dikerek. Hayırsızada'ya Kapalıçarşı'da satılan semazen heykellerinin devasa taklidini dikerek. Haliç'e köprü diye boynuz dikerek vb. İstanbul'un silüetini, illaki "dikine" değiştirecek.

Bence bu dikmek merakı, yeterince patolojik bir durum. Ama üstüne üstlük yol ve kaldırımlarda gösterdiği "başarı"lara bakarak, kanalizasyon kurmaktan bihaber bir belediyenin, 300 metrelik bir Dubaistanbul dikitiyle ne yapmak istediği açık.

Gelin de, "Sizi de, sizi de!" diye haykırmayın.