Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2005

Yanlış numara

Vatan · 15 Kasım 2005

İstanbul, 1968 yılının baharını yaşıyordu. Ailemle birlikte Maçka’daki yeni eve taşınmıştık. O tarihte telefon almak için yıllarca, olan telefonu bir adresten diğerine nakletmek için aylarca sıra beklemek gerekiyordu. Telefonsuzluk, telefonda konuşmayı pek seven annemin canına tak etmişti. Ankara’da yüksek devlet görevlisi bir akrabamıza baş vurdu ve torpil istedi. Telefonumuz yeni bir numarayla iki gün içinde bağlandı.

Bağlandı ya, acayip bir telefondu bu. Çalıyordu, açıyorduk : « Burası Kıvılcım, Burası Kıvılcım, Ocak aranıyor, Ocak aranıyor ! » diyordu birisi. « Demir, demir, örsü arıyor ! » diyordu ötekisi. Kimi « Bozkurt »tu, « Asena »yı arıyordu, kimi « Yıldırım »dı, « Fırtına »yı soruyordu. Ama en çok, Ateş, Yalım ve Kor’dular, « yuvayı » ya da « ocağı » istiyorlardı.

Annemin ilk günler hiç bir şey anlamayıp, « Evladım bizim fırın bozuk değil… » diye yanıtladığı telefon çağrılarının gerçek anlamını çözmekte gecikmedim. MİT’in iptal edilen bir numarası verilmişti bize. Yüksek devlet görevlisinin akrabaları olarak, galiba « aileden » sayılmıştık. Ancak muhbir vatandaşlar henüz öğrenmemişlerdi « ihbar » telefonunun değiştiğini, Maçka’da bir apartman dairesini arıyorlardı « haber »lerini geçebilmek için.

Henüz lise öğrencisiydim. 68’li ağabeylerimin kavak yelleri esiyordu benim de başımda. Bayıldım bu numara yanlışlığına. Telefon ne zaman çalsa, yerimden fırlıyor ve « Ocağı » isteyenlere, « Ocak yok, mangal verelim mi abicim ? » (daha o zamandan mangala takmışım demek ki !) diye soruyor, Yıldırım’a paratoner, Bozkurt’a yavru kurt, Demir’e hindiba, Yalım’lara Ateşlere itfaiye öneriyordum. Konuşmaların hiç biri uzun olmadı, yanlış yerde olduklarını anlayınca tak diye kapatıyorlardı telefonu.

Gel zaman git zaman kesildi çağrılar. Numaranın değiştiğini öğrenmişlerdi anlaşılan. Tarih 12 Mart 1970’e geldi çattı, birdenbire yeniden başladı « muhbir vatandaş » telefonları. Ortada anlamsız bir durum vardı. Hala arandığına göre, demek ki bazı muhbir vatandaşlar en az iki yıldır bu numarayı kullanmamış, değiştiği de bildirilmeyecek kadar önemsenmiyorlardı. Ancak siyasal gelişmeler doğrultusunda yıllar önce kendilerine verilmiş « görevi » unutmamış, irtibat kurmak için çırpınmaktaydılar.

Türkiye’nin ne kadar çok «doğası muhbir vatandaş » ürettiğini, ne kadar çok vatandaşın vatana düşman ispiyonlamak için yanıp tutuştuğunu saptamak ilginçti. Ancak ülkenin ne kadar baştan savma ve örgütsüz bir istihbarat ağıyla örüldüğünü, başka bir deyişle istihbarat servislerinin nasıl döküldüğünü de gösteriyordu.

Habersiz muhbirlerimiz ve kifayetsiz muhterislerimiz yine de « iyi iş » çıkardılar o yıllarda. Düşünmekten ve konuşmaktan başka hiçbir suçu olmayan pek çok fidanın belini kırdılar. Bir gece götürülüp bir daha geri gelmeyen devrimci gençler arasında, benim arkadaşlarım da vardı.

Bu anımı, ilk kez Susurluk dolayısıyla yazmıştım. İlk baskı tarihi 07.12.1996’dır.

Şemdinli’de vatandaşların galeyanıyla karşılaşan bazı vatandaşların, «Yardım gelmiyor ! » diye Mehmet Ağar’ı aradıklarını öğrenince, ister istemez hatırlayıp, bastım kahkahayı : Herhalde Mehmet Ağar’ı arayanlar da « numaranın değiştiğini » bilmiyorlardı !...

Varan iki. Bu anı makalesi, demek ki artık bir Türkiye klasiği. Bakalım bir daha ne zaman ve hangi vesileyle, yeniden yazmak gerekecek ?

--------------------------