Tarihte asur, kafada sansür
Vatan · 17 Kasım 2005
« Yürüttüğü fikrin yerinde saymasına şaşırıyordu.
Oysa fikri sabitti ve tabii ki ilerlemiyordu. »
Jacques PREVERT
Kalıplaşmış düşünce, sorulara hazır cevaplar veren ve nihai cevabı « öyle de ondan » diye biten bir kısır döngüdür. Oysa felsefe « niçin » sorusuyla başlar ve insan zihnini « öyle de ondan » kısır döngüsünü kırmak için zorlar.
Örneğin kadın tesettürü, felsefi anlamda sorgulandığında ortaya çıkacak tabloyu hayal etmek güç değildir. Felsefe, «Kadın başı niçin örtülür? » diye sorar. Kalıplaşmış düşünce, «İnanç gereği, » der. Felsefe, « Niçin inanmalı ? » diye sorar. Kalıplaşmış düşünce, « Çünkü Allah kelamıdır, » der. Felsefe, « Allah niçin kadın başını örter ? » diye sorar. Kalıplaşmış düşünce, bundan öteye ne derse desin, kısır döngüye girmiş, çıkması da mümkün değildir. Bir dereden bin su getirse tüm yanıtlar, « Öyle uygun görmüş » kapısına çıkacak, daha doğrusu toslayacaktır.
Çünkü felsefe, « Allah’ın niçin öyle uygun gördüğü »ne dair tüm tezleri, hem de Allah’ın varlığına dayanarak çürütebilir : Tarihte kadın, İslamiyet’ten on üç yüzyıl önce, ilk kez Asur Krallığında tesettüre sokulmuştur. Putperest bir Sami inancına göre, kadının saçları cinsel organını kaplayan kılların devamı addedilmiş ve erkekler kadının saçına bakıp kıllarını hayal etmesin diye Asurlu kadınların kafası örtülmüştür ! Erkeklerin, kadın tesettürünü bugün bile « tahrik olmamak » için savunduklarına bakılırsa, türbanın tarihçesi doğru ve gerekçesi bellidir.
Oysa, Asurlular putperest olup Allah’ın birliğine iman etmedikleri gibi varlığından habersiz oldukları ve dolayısıyla Allah’ın da putperest Asurlu kadınlara tesettürü « uygun görmüş » olamayacağı açıktır !
AKP hükümeti hem Asurlu değil, hem de Avrupacı. AB’ye uyum sağlamak için 92 bin sayfalık bir uyum çizelgesine imza attı. Avrupa ve AB’nin en yüksek yargı organı AİHM’nin tüm kararlarına uymakla yükümlü, ancak mahkeme « türban yasağı demokratiktir » diye karar verince mızıkçılık ediyor.
Oysa AB ile başlayacak müzakereler, ülkemiz açısından « türban »dan çok daha önemli, hatta hayati sonuçlar içeriyor. Üstelik bazıları yanlış, hatta tehlikeli. Örneğin AB, Türkiye’ye birliğin kendi içinde iflas ve mali kaynaklarını heba etmiş, yanlış, ucube, üstelik işsizlik yaratan « tarım politikası »nı dayatıyor.
Taban fiatları aşağı çekmek için uygulanan, düşük kırsal nüfuslu yoğun (intensif) tarım modeli, AB ülkelerinde toprakaltını kirletti, suları zehirledi, inekleri delirtti, sebzeleri çıldırttı… Eskiden on köylünün geçimini sağlayan tarım alanı, bugün tek köylüye indirgeneliberi, işsiz kalan 9 köylü kentlere göç etti, başka bir alanda istihdam edilemedi ve sosyal yardımlarla sürünüyor, toplumun tortusunu oluşturuyor, zaten « işsiz » kalifye işçilerle birlikte patlamaya hazır varoşları dolduruyor. AB sübvansiyonların %40’ı, işlenmeyen toprak ve çalıştırılmayan tarımcılara gidiyor.
Küreselleşmenin belki de en acı sonucu, toplumların tabanını eriten ve işsizler ordusu yaratan bu tarım politikası er geç değişecek ve İngiltere’nin bastırmasıyla sübvansiyonlar önemli ölçüde azaltılacak.
AB’nin Türkiye’ye dayatacağı, bence toplumsal barış açısından en tehlikeli politika, tarım nüfusunun süratle azaltılmasını talep eden bu politika. Türkiye « he » derse köylü nüfusunun büyük bölümü kentlere akacak, istihdam edilemeyecek ve zaten kentleşme politikası anarşik büyük şehirler yeni « işsiz » göçüyle çökecek. Buna karşılık Türkiye’ye vaadedilen sübvansiyonlar, AB’nin mutlaka değişecek yeni tarım politikasıyla kesilecek ve ülkemiz, topraklarından koparıp kentlerde lumpenleştirdiği işsiz köylü nüfusuyla baş başa kalacak.
AKP hükümeti, türban hesabını bırakıp ne zaman AB hesaplarına oturacak ? Ne zaman Türkiye’nin Asurlu geçmişine değil, Avrupalı geleceğine imza attığını hatırlayacak?
-----------------------------