Çılgın Türk’ü beklerken
Vatan · 22 Kasım 2005
Devrimler, saat akreplerine benzer. Tarihin saatini değiştirir, ama zamanda bir tur attırıp aynı saate döndürürler."
Pierrc DANINOS
Turgut özakman'ın "Şu Çılgın Türkler" romanını yeni bitirdim. Çok uzun zamandan beri, gücünü gerçek ve sadelikten alan böyle bir kitap okumamıştım. Turgut Özakman'ın ancak bilge ve büyüklüğün erişebileceği alcakgönüllüğünü hayranlıkla, emeğini minnetle selamlıyorum.
"Şu Çılgın Türkler" bu topraklarda yaşayan cesur ve korkak, dürüst ve alçak, aydın ve yobaz, yurtsever ve hain atalarımızın geçmişini öğretmiyor yalnızca. Bizim geleceğimizi de gösteriyor. Kitabı okurken, zaman zaman günümüzü anlatıyormuş duygusuna kapıldım.
Seksen iki yıl sonra Türkiye tarihinin akrebi, başlangıca dönüyor sanki. Laik cumhuriyet hilafeti ve hurafeyi yıktı, şimdi hilafetçi ve hurafeciler laik cumhuriyeti yıkıyor. Aktörler değişmiş, ama rol dağılımında fark yok: Şeriatçılar, yobazlar, dış kredi borçlarına yamanmış iktidar, iktidara yamanmış sermaye, sermayeye yamanmış aydınlar, hacılara hocalara teslim cahiller, mafyacı milliyetçiler, kabız solcular, nasyonal sosyalistler, Atatürkçülükten beton heykelini döküp, selam çakmayı anlayanlar, hepsi var...
Oyun da aynı: Doğu'da ayaklanma provaları. İngilizlerin rolünü ABD kapmış, Sevres Anlaşması'na değil de BOP'a uygun parçalamaya yönelik gidişat. Batı'da mandacıların yerini Arap ve israil pazarlamacıları almış ve onların karşısında, sağın solun birleşince daha güdükleşen ulusalcıları, Enver Paşa usulü "kızıl elma"cılar var, hepsi yerli yerinde, tarih saatinde akrebin başa dönüşünü canlandırıyorlar itişe kakışa.
Ama bu Türk trajedisinde, en dürüst, en donanımlı, en yurtseverler bile, o akrebin aynı saati, bir tur attıktan sonra gösterdiğini algılamıyor, tarihin gerçekten tam tamına tekerrür ettiğini sanarak 82 yıl önceki ezberlerini söylüyor, Kuvayı Milliye ruhunu canladırmaktan söz ediyorlar...
Oysa büyük bir eksik var bu mükerrer oyunda: Baş aktör yok. Bir Mustafa Kemal görünmüyor ufukta. Öyle bir önder olmayınca da gidişatı tersine çevirecek, mucize yaratacak kahramanlar kadrosu kurulamıyor.
Atatürk, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan ittifakına karşı Sovyet Rusya'yı yanına çekmiş ve yardımını almıştı. Yardım aldı diye Türkiye komünist olmadı.
Yeni Kuvacılar, ABD'ye karşı, AB'ye karşı; zaten kimseden yana değiller, iç ve dış düşmanı tepeleyen, ama dünyadan kopuk, otarsik bir Türkiye düşlüyorlar.
Oysa Atatürk gibi bir önder, günün koşullarında ABD'ye karşı AB kartını kullanır, böyle bir jokeri hilafetçilerin elinde kadükleşmeye bırakmazdı. Avrupa Birliği elbette Türkiye'nin dostu değil, ama Rusya da değildi Kurtuluş Savaşı sırasında. İstenenin elde edilebildiği bir düşman, kısır dostluktan daha yararlıdır her zaman.
Türkiye bir rüya ayrımında. İç düşmanın rüyası belli: Ümraniye Belediyesi, gecekonduculuktan filmciliğe terfi etti, Çanakkale Savaşı'nı rüyada kazandırıyor. Nakşibendi şeyhlerini rüyasında gören kaleme sarılıyor, hükümete dilekçe postalıyor. Gerici televizyonlarda ak saçlı dedeyi, başı bağlı nineyi rüyasında görenler sır kapısından geçiyor, hidayete eriyor. Ötekiler, mankafalara şöhret rüyası gördürüyor.
Dış düşmanın rüyası da belli: Güney Doğu'da bir Kürt devleti.
İktidar ise ne ABD'yi görüyor, ne AB'yi, ne de Türkiye'nin parçalandığını. Nereye baş koysa, tesettür sayıklıyor.
Bu bir kâbus aslında. Türkiye, eski kâbuslarıyla pençeleşiyor. Bakalım bu kez hangi ahval ve şeraitte, kim uyandıracak. Çılgın Türkler, önder bekliyor. Tarih belli, beklenen gelir. Ama ancak, kâbusta dibe vurunca...