Küllerinden doğmak
Vatan · 22 Kasım 2005
Geçen pazar, Batı Avrupa’nın son diktatörü Franco’nun ölümünün otuzuncu yıldönümüydü. Ünvanı tamam söylendiğinde « Generalisimo Francisco Franco, caudillo de Espana por la gracia de Dios », yani « Tanrı emriyle İspanya’nın önderi, En Büyük General Francisco Franco » diye tanınır, kısaca Generalisimo ya da Caudillo diye anılırdı.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da Faşizm rejimini sürdüren tek ülkenin, İspanya’nın biricik faşist lideriydi.
1936 yılında, Franco’ya bağlı askeri birlikler genç İspanya Cumhuriyeti’ne karşı ayaklandılar. İspanyollar, mümin muhafazakar ve kralcı faşistlerle, dinsiz imansız ve kralsız cumhuriyetçiler arasında ikiye bölündü. İnsanlık tarihinin en etkileyici, çünkü herşeyiyle en aşırı, en kahramanca, en dehşetengiz, en acımasız iç savaşı yaşandı. Üç yıl süren kanlı hesaplaşmada, iki taraftan 200 bine yakın insan öldü. 1939 yılında Franco ve adı meşum « Falange » tümenlerinin zaferiyle sonuçlandı. Yenik cumhuriyetçilerden yüzbinlercesi de İspanya’dan kaçmak ya da göçmek zorunda kaldı.
İspanya 36 yıl boyunca Franco ve Katolik Kilisesi’nin « tanrısal » faşizminde, gözünün üstünde kaşın var diyebilme özgürlüğü olmadan yaşadı. Politikadan söz etmek ancak rejimi övmekle mümkün, muhalefet yasak, basın sansürlüydü. Eşcinseller gizlenmek, dinsizler çenelerini kapamak durumundaydılar. Genç Kral Juan Carlos da rejimin kuklasından başka bir şey değildi. Dönemin İspanyol sineması, ancak ve yalnız aşktan söz edebilen, bir sekansı mutlaka bir kilisede geçmek zorunda, iyinin kiliseye sığınıp kötünün sonunda mutlaka günah çıkardığı müzikallerden oluşuyordu. Eli kolu bağlanmış, kulakları tıkalı, ağzı bantlı yaşadı bütün bu yılları İspanya halkı.
Daha doğrusu, halkları…
Çünkü Franco’nun ölümünü izleyen otuz yılda, inanılmaz bir hız ve vakurla faşizmden demokratik monarşiye geçen İspanya, sanki sihirli bir değnek değmişcesine radikal değişti. Sağcıların ve solcuların Kralın onayıyla el ele gerçekleştirdikleri on yıllık « demokratikleşme süreci », İspanya’yı kozasından çıkan bir kelebek gibi açtı dünyaya. Hem de 17 özerk bölgeli federatif bir demokrasi olarak. Ama İspanya halklarını gerçekten ve derinden değiştiren olgu, o yıllarda La Movida diye adlandırılan, gelenek göreneklerden kurtuluş hareketi oldu. Franko’nun ölümünden sadece 11 yıl sonra AB üyeliğini kazanan İspanya’da otuz yıl önce Kilise nikahı zorunluydu, bugün eşcinseller de belediye nikahı kıyabiliyor. Kadınlar, baba ya da kocalarından izin almadan çalışamıyorlardı, bugün çalışan nüfusun %43’ünü kadınlar oluşturuyor. Otuz yıl önce İspanya evlerinin %57’sinde su tesisatı yoktu, bugün AB’nin yaşam düzeyi en yüksek, ekonomisi en dinamik ülkelerinden biri. Kısaca, otuz yılda tepeden tırnağa yenilendi, çağdaşlaştı İspanya.
Şimdi böyle bir ülkede, toplumu canından bezdirmiş bir diktatörün, hele ölümünün otuzuncu yılında lanetlenmesini beklersiniz, değil mi ?
Ne gezer ? Suskunlukla geçiştirildi. Çünkü İspanyollar hala geçmişin muhasebesini yapmaktan kaçınıyor, hala yaralar taze ve kaşımaktan korkuyorlar. İç savaşta ölen frankistlerin çocuklarına eski rejim maaş bağlamıştı. Cumhuriyetçi yetimlerine bağlanamıyor henüz. Kurşuna dizilen bir cumhuriyetçinin torunu olan Başbakan Jose Luis Zapatero, iktidara geldiğinden beri ancak Franco’nun birkaç heykelini göstermelik olarak kaldırmakla yetindi. Daha yüzlercesi var. İspanya diktatörüne hala dokunamıyor, Generalisimo hala tabu.
Bir de bizim Türkiye’ye bakın : Din, iman ve kadında elli yıl önceki İspanya’nın tabularına taş çıkaran yasaklı kafalar, Atatürk’e diktatör, kendilerine de demokrat diyebiliyorlar.
Keşke diktatör olsaydı Atatürk. Belki bizler de demokrasiyi, İspanyollar gibi hasretinden prangalar eskiterek öğrenebilirdik.
-----------------------------------