Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2006

Tarihte ver kurtul

Vatan · 4 Mart 2006

Türkiye'nin en büyük gelir kaynaklarından biri, kuşkusuz kültür turizmi. Bu gelir tüm Türk hükümetlerini yakından ilgilendirdiği içindir ki, aslında başlıbaşına (yetkin ve sorumlu) bir bakanlık olması gereken kültür işi, salt yabancı para girdisiyle ilgilenen kafa yapısı tarafından turizme iliştirilmiş, bakan ve bakanlığı da turizmin yanısıra, eh kültüre de bakıversin diye çırpıştınlmıştır!

Türkiye bu bapta, her yıl turizm tanıtım bütçeleri ayırır, yabancı turistlerin ağız suyunu, ülkemizin gerçekten eşsiz güzelliklerini gelip görsünler diye akıtmaya çalışır.

Türkiye turistik çekim anlamında niye eşsizdir! Çünkü pek çok ülkede var olan doğal güzelliklere, pek az yerde bir arada bulunan uygarlıkların kültür izleri, tarihi eserler eşlik etmektedir.

Oysa ülkemizde, çok uzun yıllardır Türkiye'nin tarihini tanıtmak, övmek ve gezilmesini satmaktan sorumlu devlet mercii, o tarihin en uzun ve aslında en görkemli dönemini bilmeyen, öğrenmek de istemeyen, kafası Selçuklu / Osmanlı'dan geriye, zaten beriye de basmayan kültür ve turizm bakanları tarafından işgal edilmiştir.

Yalnız bakanlar mı görmezden gelmektedir bu toprakların Müslüman Türk fethi öncesi zengin kültür mirasını? Hayır.

Bugün İstanbul İstiklal Caddesi'ndeki Büyükşehir Belediyesi kitaplığına gidiniz, Ulubatlı Hasan'ın çizgi roman hayatı dahil şehrin ve hatta Anadolu'nun Osmanlı dönemine ait yüzlerce kitap görürsünüz, ama kentin Bizans ve antik çağına ait üç dört kitaptan fazlasını bulamazsınız. Sanki iki bin yıllık İstanbul tarihi, 556 yıl önce Fatih'le başlamıştır!

Bu kafa, Abdülhamit'ten beri değişmeyen "benim olmayana kültür demem!" kafasıdır.

Niye Abdülhamit dedim? Paris'te Louvre Müzesi'ne gidiniz, müzeye bağışta bulunan kişilerin tarihi listesinde Abdülhamit'in adı, bir numaralı "donatör" olarak geçer. Çünkü padişahlık sürecinde Milo Venüsü dahil, Anadolu topraklarından çıkarılıp götürülen ne kadar antik Yunan ve Roma başyapıtı varsa, hepsi Abdülhamit'in "madem İslami değil, kültür değil" mantığıyla resmi izinle taşınmıştır Avrupa'ya. Zaten tam da sultan tuğralı belgeler yüzünden o müzelerden geri isteyememekteyizdir bugün, bu eserleri.

Oysa evrensel kültürle birlikte, kültürün evrenselliğini reddetmek, adamın yerel kültürünü yerinde saydırır, hatta öldürür. Çünkü kendinden öncekini yok sayanın kültürü de kendinden sonra gelen tarafından korunmayacaktır.

Türkiye'de tuhaf bir hiyerarşi var: Tersi olmalıyken, bilginler tabanda, bilgisizler tepede

oturuyor. Kültür alanında uzman ve yetkili kişiler, Bakan Atilla Koç'un emrinde, mesela.

Bu uzmanlardan biri, Ayasofya Müzesi Müdürü Jale Dedeoğlu, kilise/cami müzeden 1895'lerde taklitleriyle değiştirilerek Fransa'ya kaçırılan 16. yüzyıl İznik çinilerinin çok büyük boyutlu bir hırsızlık olduğunu saptamış, bakanlığı haberdar etmiş, bakanlık da çinilerin Fransa'dan geri alınması için çalışma başlatmış. Yani tüm merciler gerekeni yapmış. Bravo.

Ama estetik tarihi ve kültür demek olan tarih estetiğinin esası sürekliliktir. Acaba Turizm ve Kültür Bakanı Atilla Koç, haklı olarak Fransa'dan geri istediği İznik çinilerini ne kadar biliyor ve İznik çiniciliğinin devamı ve yarınları için ne yapıyor? Bu çinicilik tekniğini, geleneğini yaşatmak için çırpınan İznik Vakfı'nı nasıl destekliyor? Nereye çini ısmarlamış, nereye bir İznik çinisi anıt dikmiş? Hiçbir yere. Oysa Kanada'dan Dubai'ye "yabancılar" anıt ısmarlıyor İznik Vakfı'na.

Türkiye'de yok, Dubai'de İznik Vakfı'nın çini anıtı var. Yüzyıl sonra Dubai'ye giden Türk turistler, "İznik'te neler yapılırmış yav!" diye övünürler herhal.