Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2006

DUA

Vatan · 24 Mart 2006

Geçen yıl sonuydu, soğuk muydu, hangi aydı, unuttum. Ama geceydi, Daniel kollarında onunla girdi içeri. Muhteşem bir kediydi, tam Mika Waltari’nin « Peygamberin Uşağı » romanında tarif ettiği, iri tüylü İstanbul tekiri.

Pencere kenarında oturup kocaman gözleriyle çevreyi süzdüğünde, kediden çok, puhu kuşuna benziyordu. Uğurlu bir hayvandı, belli.

Baykuş, hayatımıza böyle girdi.

Erkekti, bir yaşında ya var, ya yoktu. Eninde sonunda azacak, canımıza okuyacaktı, biliyorduk. Ama kararlıydık, Cihangir sokaklarında harem ağaları gibi göbeklerini dolaştıran, ağaçlara bile tırmanamayan, « iyi niyet » kurbanı hadım kedilerden biri olmayacaktı Baykuş. Aşıları yapıldı, ama cinselliği korundu. İstediği zaman çıkıp gidecek, sokağın bedeli neyse ödeyecek, isterse de dönmeyecekti.

Hayatın ne kadar kısa, ne kadar çabuk ve beklenmedik anda bitebileceğini, her anın tüm yoğunluğuyla yaşanması gerektiğini, Ali Arif Ersen öğretti bize.

Hemen tüm arkadaşları için, hayatın Ali Arif’in hastalığından öncesi ve sonrası var artık. Hiç birimiz, hiç bir keder ve sevince bir yıl öncesinin gözleriyle bakmıyoruz, değiştik ve farkına vardık kuşkusuz, kırılganlığımızın. Ali Arif Ersen’e ‘locked in syndrom’ teşhisi konalı bir yıl, dört ay oldu. Ama o, her gün her an bir adım daha inceltiyor beyniyle bedeni arasını kilitleyen kelepçeyi, yavaş yavaş geri geliyor aramıza.

Bir insan böylesine güzel konuşabilir mi gözleriyle ? Artık karşılıklı oturuyor, sohbet ediyor, gülüyor bizimle. Kitaplardan, gazetelerden, sinemalardan, sergilerden söz, hatta dedikodu bile ediyoruz.

Yaşama bağlılığı, direnci, gücü ve iyimserliğiyle, bize hayat bilgisi dersi veriyor, yine öğretiyor Ali Arif’imiz.

Özellikle gerçek aşkın ve sarsılmaz dostluğun muazzam gücünü.

Meğer insanlık, böyle bir şeymiş ve ailecek ve kabilecek Ali Arif’in çevresinde toplanmış hepsi.

Topağacında, bir öğleden sonra, onunlayız. Daniel resim sergisini anlatıyor, resimlerini gösteriyor, çünkü herşeyden haberi olmalı arkadaşımızın. Erdoğan bey, o güzel konyaktan çıkarıyor, Ali Arif de tadıyor bizimle, Fatma hanım kahveyi getiriyor, Berna işte, ama gecikmez. Kapı çalıyor. İki zarif silüet giriyor içeri. Biri mimar, Ali Arif’in Arjantin tango ruh ikizi, Aykut. Ötekini ilk kez görüyoruz. Elinde bir keman kutusu tutuyor.

« Senin için dua etmeye geldim, » diyor Ali Arif’e. « Mozart çalmam gerekirdi, ama benim dualarım Bach… »

Dünya Mozart Yılı’nda, dahi bestecinin 5. Keman Konçertosu yorumuyla « Mozart Özel Ödülü » kazanan müthiş keman solisti, Tuncay Yılmaz, 250 yıllık kemanı « Guarmeri »yi okşar gibi çıkarıyor kılıfından. Sevişir gibi dayıyor boynuna ve hazla inletiyor o eşsiz yaşlı gövdeyi.

Ali Arif’in gözleri kulak, kulakları göz olmuş, Tuncay’ın kemanına saplı. Tüm varlığıyla dinliyor, Bach’ın 2. Solo Sonatının Grave’sini.

Tuncay Yılmaz’ın elleri durduğunda, bir sessizlik çöküyor salona. Hiç bir dua, böylesine duygulandırmamış, böylesine huşuyla ağlatmamıştır kimseyi.

Ali Arif, böyle seviliyor işte.

Ve varlığı çevresinde, bize yepyeni ufuklar açıyor, dostlar kazandırıyor yine. Hoşgeldin aramıza sevgili Tuncay, hayatta hiç bir karşılaşma raslantı değil, girmeliydin demek ki hayatımıza.

Baykuş, çıkıp gitti sonunda. O kadar güzel ifade etti ki, artık özgür kalmak istediğini, tutmaya çalışmadık. Geri gelecek, biliyoruz. Belki yorgun, belki yaralı, kuşkusuz pis ve aç olacak. Ama ne gam. Yaşadığını bilecek.

Tıpkı Ali Arif’in bizlere öğrettiği gibi, bir solukluk değerini öğrenecek.

--------------------------------------------------