Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2006

Avamgard Türkiye

Vatan · 29 Mart 2006

Mahalle malum, meyhane malum, masamızdaki "baraton" mevcudu pek kuvvetli. Bir ara İstanbul Milletvekili Berhan Şimşek yanımıza geliyor ve gönül ağabeylerine hürmetlerini sunuyor. CHP'li milletin genç bir vekilini gören bizim masa, yükleniyor Deniz Baykal'a. Berhan Şimşek ne yapsın?

Partisinin başına mıh gibi çakılı liderini ciddi ciddi savunsa, kendi madara olacak. Savunmasa, partisine toz konduracak.

Alayın ironi tarakası, Deniz Baykal'ın kaşlarını sıvazladıktan sonra yaşına yayın başlatınca, asgari müşterekte bir ateşkes dileğiyle:

"Ama Deniz Baykal, kendi yaş grubu içinde en yakışıklıdır!" diyor.

Ali Sirmen, topu sektirmeden şutluyor :

"Öylesine yaş değil, kuru grubu denir!"

Kahkahalar patlarken, Hüseyin Baş kafa golünü atıyor:

"Bize de tuzu kuru grubu..."

Hem gülüyor, hem de aynı masayı "eşit" paylaşmak onuruna ve şansına sahip olduğum dostlarımı süzüyorum: Melih Aşık, Gencay Şaylan, Tunç Başaran, Arif Keskiner... Başkaları da olabilirdi, ama sayıları ikili haneleri geçmez. Her birinin yaşamı müthiş bir macera, her birinin zekâsı, birikimi, kültürü ve zarif nüktedanlığı kitaplar eder.

Ve ben onlarla olmaktan, onlarla konuşmak ve akıl yarıştırmaktan zevk alıyorum. Çünkü benim kuşağımdan onlar "kadar" olanlar az, yetişenler arasında en azından henüz, galiba hiç yok!

Onlar da çocuk, onlar da gençtiler. Kiminin babası yoktu, doğmadan gitmiş ve dönmemişti Ali Sirmen'inki gibi. Kimi, anası ölmüş, üvey anne sopası yemişti. Hepsinin içinde vardı, hepimizinki gibi bir gizli acı. Hatta yoksulluk vardı! Taksi şoförü babası ve kutlu anası yememiş içmemiş, Saint Benoit'ya göndermişlerdi oğul Melih Aşık'ı. Yağmurda delinip pençelenen ve pençesi paralanıp kabaraları çın çın öten papuçları vardı, kiminin. Arkadaşın olup da onların olmayan flörtler vardı. Kuşkusuz onlar da sigara içtiler yatılı yatısız okul tuvaletlerinde, kavga ettiler, dövüştüler hatta ıssız koridorlarda.

Ama hiç bıçak çekmediler birbirlerine ve tanık olmadılar arkadaşlarının arkadaşlarını bıçaklamasına. Hiçbir arkadaşları gözlerinin önünde, bir ötekinin elinden ölmedi.

Oysa onlar da hapse girdiler. Oysa hiç silah taşımadılar. Kimsenin kılına dokunmadılar oysa. Tam tersine. Onlardan sonra gelecek kuşaklar, bugünkü çocuklar tiner, bıçak çekmesin, birbirini öldürmesin, üşümesin, aç kalmasın, doğru okusun, doğru öğrensin, doğru adam olsun diye yattılar hapis...

Nitekim onlar ve onları izleyenler, 1970'lerden 80'lere hapislere atıldığı için, siyasal fikirleri falakaya yatırıldığı içindir ki…

Bugün parmak kadar çocuklar, adamlığı öğrenmeye gönderildikleri okullarda, birbirlerine bıçak çekiyor, bazen de öldürüyorlar.

Çünkü adil bir düzen isteyen onları, aydınları hapse tıkan Mr. Netekim ve şürekası, bu millete ilericiliği değil, gericiliği münasip gördüler. Devleti 'avangard'a değil, 'avamgard'a teslim ettiler. Aydınlarını kırdıkları, öğretmenlerini sürdükleri, laik ve bilimsel eğitimi budayıp, devlet okullarından kestiği parayı, 'özel okul' diye Kur'an kurslarına, tarikat hurafelerine, yaratılış efsanesine destek veren bugünkü imam kadrolarını hazırladılar, devletin başına.

Mr. Netekim ve şürekası da çoğalın, çoğalın, diyordu, onların inayetiyle iktidara gelen tüm cahiller ordusu da.

Buyrun çoğaldık işte. Genç nüfusu Türkiye'nin avantajı, diyorduk AB'ye. Bizim avantaj meydanda, dövüşüyor. Nasıl öveceğiz şimdi gençliğimizi? Evrim teorisi öğretilmedi ama, kabadayıdır mı diyeceğiz? Yoksa her dört gençten birinin işsiz olduğunu ve hapisanelerin hırsız, katil çocuklarla dolduğunu mu söyleyeceğiz ?

Ya "Oğlum işsiz!" diye haykıran babalara, "Senin oğlun da işsiz kalsın!" diyebilen bir Başbakan'a ne cevap verecek bu toplum ve son altı ayda yüzde 2 artarak her yüz kişiden işsiz kalan on biri?

Asıl önemli ve ülkenin geleceğini belirleyecek olan, bu cevap çünkü.