Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2006

Şiddetin çağrısı

Vatan · 31 Mart 2006

Türkiye, dağlardan şehre inen eşkiyalık, futbol sahalarından okullara sıçrayan şiddet sarmalında "Mekanik Portakal"laştı.

İngiliz yazar Anthony Burgess, "Mekanik Portakal" romanını, hamile eşinin uğradığı tecavüz ve sonunda ölümüyle sonuçlanan kendi dramından yola çıkarak yazmıştı. Stanley Kubrick, romanı aynı isimle sinemaya aktararak en vurucu filmini yaptı.

"Mekanik Portakal", genç serseri Alex'in serüveniniydi. Alex ve üç arkadaşı, gerek aile, gerekse devlet otoritesinin sahte bir demokrasi ve sözde bir özgürlük söylemiyle yıkıldığı bir dünyada, vahşetle eğleniyorlardı. Geceleri ev basıyor; tecavüz ediyor, işkence ediyor, insanları öldürüyorlardı. Şiddetten aldıkları zevki ifade için özel bir dil icat etmişlerdi. Toplumun, özgürlük adına saldırganlaşan medya baskısıyla aşırı hoşgörüsü, sonunda yakayı ele veren Alex'i, özel bir yöntemle şiddet tutkusundan arındırıyordu.

Filmi gören ya da romanı okuyanlar anımsayacaklardır: Alex'in tedavi edildiği yeni yöntem, genç caniye aralıksız ve zorla, şiddet ve vahşet içeren filmler göstermekti. Alex'i bir koltuğa bağlıyorlar, başını çevirmesin diye demir bir cendereyle sabit ve göz kapaklarını çelik mandallarla açık tutuyorlar, günlerce, gecelerce insanların insanları dövdüğü, işkence ve tecavüz ettiği, kolunu bacağını kopardığı, boğazladığı, oluk oluk kanların aktığı şiddet sahneleri seyrettiriyorlardı.

Tedavinin sonunda, o gaddar, sadist ve maço Alex gidiyor, yerine sulugöz bir hanım evladı geliyordu. Eski çete arkadaşlarının tekme tokatlarına hüngür hüngür ağlamaktan başka türlü karşı koyamayan, aciz bir yaratığa dönüşüyordu Alex.

"Mekanik Portakal"ın yazarı Anthony Burgess, romanda şiddet tutkusunu şiddetle yok etmeyi, "doygunluk" prensibinden çıkarak öngörmüştü. Her gün bir patates yerseniz, patatesten hoşlanmaya devam edersiniz. Ama bir günde sabahtan akşama patates yerseniz, ertesi gün patatesin bırakın yemeği, görüntüsü bile kusturur.

Tarihte şiddetten şehvet damıtan ilk kurum din olmuştur. Sadizmin isim babası Marquis de Sade üstüne en mükemmel incelemeyi yapan Georges Bataille: "Sadizmin tanımlanması, dinlerin kurbanlık dehşetine açıklanması zor bir gariplik diye bakan zihniyeti değiştirerek, bu dehşetin temelinde cinsel içgüdülerin yattığını ortaya çıkardı," diye yazar.

Yine Bataille'ın kaleminden, tarihte çocukları kızgın demirlerle dağlamak, insanları küme küme sepetlere kapatıp yakmak gibi dinsel törenlerin ve canlı canlı soydukları kadınların kanlı derilerini üzerlerine geçirerek ayin yapan din adamlarının, aslında şiddette şehvet arayan ve vahşetle doyuma ulaşan cinsel içgüdüleri "kutsayarak", sadizmi meşru kılmaktan başka bir şey yapmadıklarını öğreniriz.

Türkiye'de başlayan "Mekanik Portakal" süreci, bu anlamda hiç şaşırtıcı değil, sayın seyirciler. Güney Doğu'da sözde devlet baskısına ayaklananlar, özde aşiret ve töre baskısına asla baş kaldıramayanlar. Aşiret ve töre baskısının en yoğun olduğu hayat alanı ne? Cinsellik.

Cinsel bastırılmışlık ve kadın erkek eşitsizliğinin yol açtığı aşağılık kompleksi, bu bölge kültüründe "etnik" gerekçelerle gizlenip yenilmeye çalışılıyor. Etnik gerekçeler edinemeyen öteki Türkiye'de ise şiddet, trafik kavgalarından futbol sahalarına, şimdi de okullara kadar siyasal söylemsiz yayıldı. Dikkat ederseniz, çocuklar ve gençler arasında cinayet ya da yaralamayla sonuçlanan tüm olaylarda bir kızlık, erkeklik mevzuu var.

Cinsel baskılar, elbette ki Türkiye'yi sarmalayan kapkaç dehşetinin, hırsızlıkta arsızlığın, iki kuruş için cinayetlerin, vahşet yaygınlığının tek nedeni değil. Ekonomik tatminsizlik de çok büyük bir şiddet kaynağı. Ama ekonomik, kültürel ve cinsel tatminsizlik birleşince, sadizmin toplumsallaşması gündeme geliyor.