Vicdan azabı
Vatan · 1 Nisan 2006
Süleyman, benim hayatın başında söylemeye çalıştığım dördüncü admış. Anne, baba, abla sıcaklığı kadar sevgili bir ad. Dilim de tam dönmezmiş, a'lan epeyce uzatarak "Aman!" diye çağırırmışım onu. Dahası, "Kürt" sözcüğünü de ilk kez, Süleyman için söylenirken duymuş, "Kürk" deyip çıkmışım işin içinden. Güldürmek için sorarlardı: "Söyle bakalım Minnoş, Aman kim?"
Bilgiç bir gururla açıklardım: "Kürk!"
Sanırım kimse, Süleyman'ın kollarını, göğsünü kaplayan parlak siyah kıllarla, babamın anneme Fransa'dan getirdiği siyah tilki etol arasında kurduğum ilgiyi fark etmiyordu.
Süleyman, ben iki yaşındayken ordudan ayrılan babamın son emireriydi. Ama bizim evde hatırlı bir konuktu. Kendine icat ettiği tek görev, beni gezdirmekti. Hem ne gezdirmek! Sabahın köründe, atının terkisine atar gibi omuzlarına bindirdiği beni, dağ bayır dolaştırırdı. Kışın karlar arasından baş veren nergisleri, baharda çiçeklenen badem ağaçlarını, sümbülleri, karınca yuvalarını, kraliçe karıncayı, yağmur sonrası solucanları, su sineklerini kapsayan ayrıntılı tetkik gezilerine çıkardık.
Sonra bir gün, Süleyman gitti. Ağlamayayım diye, benden gizli.
Hep bir haberler alındı, evde sözü edildi. Anıldığında, adına eklenen iki sözcük vardı: "Çok sadıktır !"
Yıllar geçti. Artık İstanbul'a taşınmıştık ve tam on sekiz yaşındaydım.
Bir gün kapı çalındı, annem çığlığı bastı: "Süleyman!"
Kavuşmamız bir garip oldu. Küçükken dev gibi görüp dünyayı güçlü omuzlan üzerinden seyrettiğim adam, benim boyumda, ufak tefek sayılırdı!
Sevinç içinde hoşbeşten sonra, babamla bir kenara çekildiler. Sonra babam, bir tomar para verdi Süleyman'a. Ayrılırken, "Gelirken sana ne getirmemi istersin?" diye sordu Aman. Başımda hangi kavak yelleri esiyordu, bilmiyorum. Ayı avlan anlatmıştı yemekte. Ben de filmlerde, yanan şömineler önünde görmüştüm: "Bir ayı postu isterim!" dedim.
İki yıl geçti aradan. Sıkıntıya düştüğümüz günler oldu. Ama babamın Süleyman'a verdiği senetsiz sepetsiz paradan, hiç söz edilmedi. Ve bir gün, yine kapısı çalındı Maçka'daki evin.
Süleyman borcunu ödemeye gelmişti.
Bana da kocaman bir paket uzattı. "Yalnızca tuzlandı. Dabak-lamak gerekiyor," dedi. Heyecanla açtım. İki post çıktı içinden. Biri büyük, biri küçük. Önce ne olduğunu anlamadım. "Dişiydi," diye gülümsedi Aman. "Bu da yavrusu..."
Filmlerde gördüğüm uzak, kokusuz ve anlamsız post yerine, üzerinde kanlan kurumamış bir anayla yavrusunun yeni yüzülmüş derilerini tutuyordum elimde. Başladım hıçkırmaya. Çocuksu, aptalca ve gaddarca isteğim, şahsen fiske vuramayacağım canlıların yaşamına mal olmuştu. Vicdan azabıyla kıvranıyordum. Süleyman ise, sevindirmeyi düşündüğü benim nasıl olup da iki ayı postu için böylesine gözyaşı döktüğümü anlayamıyordu. En eski dostumun da kalbini kırmıştım.
Onu son görüşüm oldu. Bir daha haber alamadık Süleyman'dan. Yıllar sonra, hâlâ taşırım o analı yavrulu cinayetin azabını yüreğimde. Aman'ınkini de. Bir sorunun yanıtını ararım hep:
Acaba hangimiz daha barbardık? Ondan bir hayvan postu isteyen ben mi? Yoksa sadakati ve sevgisi gereği, iki ayıyı öldüren o mu?
Kuşkusuz ben daha barbardım. Çünkü severek, ama sadıktırlar diye Kürtlere neler neler yaptıran bir tarihi sürüklüyorum peşimde.
***
Yukardaki yazı, 18 Temmuz 1999'da yayımlanmış olup hayattaki ilk arkadaşım Aman, "Bir Gün, Gece" romanımda da anılmıştır, sevgili okurlar.
Ve bugün, 31 Mart 2006 itibarıyla ben, Türkiye'nin Kürtlere vereceği hiçbir hakkın kalmadığını, zaten artık borçlu da olmadığını düşünüyorum. Ve bundan böyle yalnızca, Süleyman'ın çocuklarıyla kendi çocuğum arasındaki tercihte, Aman'ın anısına ihanet etmekten korkuyorum, o kadar.