İşleten işletene
Vatan · 21 Nisan 2006
Avrupalı sayılan ülkelerin dillerinde, « ayaklar baş oldu, » türünde bir deyim yalnız ve yalnız Türkçe’de vardır.
Çünkü Avrupalı sayılan ülkeler arasında, ibadet ve ikamet yerlerine, nedense hiç temizlenmeyen ayakkabıları çıkarıp, pek de sık değiştirilmeyen çoraplarla girmek adeti de salt Türkiye’ye özgüdür.
İşte onların hükümetinde, deyim « semantik » anlamını bulmuş, « ayaklar baş olmuş », olur !
Ne gariptir ki « işletme » kelimesi, hemen tüm dillerde iki değişik anlamda kullanılır. Sanayi devriminin öncüleri olan, bugün gelişmiş dediğimiz Avrupa ülkelerinde, en azından Latin kökenli dillerde « işletme » sözcüğünün karşılığı olan « exploitation », hem « üretim alanı », hem de « sömürme » anlamına kullanılmakta ve böylece işverenle işçi arasındaki çatışma tarihçesini de açıklamaktadır.
Oysa Türkçe’de…
« işletme », üretim alanı, şirket, kuruluş demektir, evet.
Ama dalga geçmek, tiye almak, kafa bulmak, yani « kandırmaca »nın da Türkçesidir.
Ve iş demek olan üretim alanıyla « kandırmaca » arasında kurulan bu anlamlı ilişki, Türkiye’nin el yordamıyla gelişen sanayileşmesini, sanayileşme ivmesini izleyemeyen sosyal dengesizliğini, kısaca az gelişmişliğini de ortaya koymaktadır.
Bizim Cihangir’in kasapları iyidir. Kah birinden kah ötekisinden alışveriş eder, hep de memnun kalırım. Ancak Daniel, Bursa Et ve Tavuk Pazarı’nı pek sevdi, çünkü duvarda İsviçre basımı, Fransızca yazılı, elli yıllık bir « anatomik sığır » haritası keşfetti. O gün bugündür, artık işveren ve işçiden çok ağabey kardeş olan Muhsin ve Hasan beyler, yemek içmekten iyi anladığını anladıkları Daniel’e özenle servis yapıyorlar, arada ben de geçinip gidiyorum.
Kasada duran Muhsin Aksoyer, adeta bir Cihangir tarihi. 1959 yılında üç arkadaş DP Cihangir Ocağı’nı kurmuşlar, hatta mahalleli bir Rum, Hristaki Yuvanidis’i de İstanbul’dan milletvekili çıkarmışlar, zamanında. Muhsin beye kasaplık öğreten İsviçre’li kasapbaşı, Türkiye’den giderken tüm alet edevatını da kendisine bırakmış. Daniel, bugün Hasan beyin kullandığı bıçakları satırları da hayranlıkla seyreder.
Geçenlerde, üstünde et kesilen tahta kütüğe iltifat edeceği tuttu. Hasan bey, « Artık çok aşındı, yenileyeceğiz, » dedi. Muhsin bey, « Plastik kütük yaptırmak zorundaymışız, AB talimatıymış, kasaplar kırmızı, tavukçular sarı, balıkçılar mavi kütük olacakmış… » diye ekledi.
Ben şaşırdım, çünkü AB « kurucu üyesi » Fransa’da alışveriş ettiğim tüm kasap, balıkçı ve tavukçularda kütükler ahşap… Daniel daha çok şaşırdı ve benim de bilmediğim bir tarihçeyi açıkladı : Meğer et ürünleri satılan yerlerde plastik kütük 1970’li yıllarda ortaya çıkmış, ama dirençli mantar geliştirdiği ve rendelenerek temizlenen tahta kadar sağlıklı olmadığı anlaşılınca, ahşap kütüğe dönülmüş !
Muhsin ve Hasan beylerin kulağına gelen, AB’ye uyum gereği plastik kütük, söylenti mi, yoksa gerçekten bir zorunluluk mu, bilmiyoruz. Söylentiden ibaretse, birileri AB mavrasıyla kafa buluyor. Ama doğruysa ve kasaplar kırmızı, balıkçılar mavi, tavukçular sarı, plastik et kütükleriyle donatılacaksa…
Yalnız Türkçe’de var olan « naylon fatura » deyimi de boşuna değil, sayın seyirciler. Bu millet, demek ki naylon ve plastik üstüne işliyor. Önce ekmekler, ardından balıklar açıkta satılmayacak, naylon poşete girecek mavrası, ardından kasap kütükleriyle, birileri plastik zenginleri yaratmak peşinde.
Ama hepsi bu değil. Türkiye’de baş olan ayaklar, AB’ne uyum yasalarını da tepetaklak okuyor ve daha da kötüsü, yazıyorlar ! Ama bu başka bir yazının konusu.
----------------------