Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2006

Gitsek de bir, kalsak da bir

Vatan · 4 Mayıs 2006

Süleyman Demirel’in devlet adamlığındaki en büyük başarısı, bence kendisini “eski cumhurbaşkanı” kategorisinden çıkarıp, “Dokuzuncu Cumhurbaşkanı” diye anılmayı kabul ettirmesidir. Doğrularından çok daha fazla olan eğrilerine rağmen kazandığı bu ünvanı, boşuna konuşmamaya borçludur. Her sözünün arkasında “bir bildiği” vardır.

Sayın Demirel ile Başbakan Erdoğan arasında başlayan polemikte ilginç olan, Demirel’in kendisinden beklenmeyecek laflar ederken, Erdoğan’ın beklenen ve bilinen basmakalıp cevaplarla yetinmesidir. Erdoğan, “Başı bağlı okumak isteyenler Arabistan’a gitsin!” sözüne elbette çok kızar, tabii ki çok öfkelenir.

Ama, “Arabistan’a gitmelerine gerek yok, zaten Arabistan Türkiye’ye geliyor,” ya da “Türkiye Arabistan”laşıyor,” diyemez.

Oysa gerçek bu ve asıl bu gerçeğin dile getirilmesi şaşırtıcı sayılır, üstelik kanıtlaması da kolay olurdu:

3 Mayıs’ta İstanbul Üniversitesi yemekhanesinin özelleştirilmesini protesto ettikleri için polis tarafından önce bir güzel dövülüp ardından gaz bombasıyla dağıtılan kız öğrencilerin ağızları burunları kan içinde fotoğrafları, herhalde AB adayı bir Türkiye vaadetmiyor. Ama Arabistan’a yaraşır. Zaten siz hiç başı bağlı protestocu dövüldüğünü gördünüz mü Türkiye’de? Oysa onlar da epeyce protesto, hatta gövde gösterisi yapıyorlar. Ama herzaman, her yerde “dokunulmadan” dağıtılıyorlar. Polis nasıl kadın kızları dövüyor Türkiye’deki gösterilerde? Hep başı açık olanları değil mi?

Demek ki kimlerin yıldırıldığı belli, Arabistan’a gitmeye gerek yok, Türkiye zaten Araplaştırılıyor!

Ben niçin uğraşıyorum tesettürle? Niye yazıyorum, dönüp dönüp yazıyorum?

Tesettür bir din dogması, din dogması kadına yönelik, kadınlar Türkiye’nin yarı nüfusu, islami tesettür ise Türkiye’nin yarı nüfusunu, gelecek kuşaklarını yetiştirecek anaların beyin ve beden özgürlüğünü kısıtlayan olgudur.

Tesettürlü okurlarımın bir an durup, niçin erkeklere değil de kadınlara kapanma emredildiğini, hatta niçin kadın erkek birlikte örtünün denilmediğini düşünmelerini isterim. Verecekleri yanıt, erkeğin kadına üstünlüğü, yani kadının aşağılanmasıdır. Böyle konumu kabullenen kadının ise, ilkokuldan üniversiteye, tesettürüyle girip okusa bile, eşitlik ve yurttaşlık bilincine, özgür ve bağımsız düşünceye, kendisine kafa kapattıran erkek egemenliğini zihninde kırmadan ulaşması, mümkün değildir.

Eğer bugün 1 milyon kız çocuk okula gönderilmiyorsa, elbette kadını adam saymayan bir anlayış vardır temelinde. Eğer bugün analar bile oğul tercih ediyor, kız çocuk istemiyor, olanı eşit saymıyorlarsa, kendileri de aşağılandıkları içindir. Ve bütün bu ezikliğin, aşağılanmanın, hor görülmenin, adamdan sayılmamanın temelinde ayıp kadınlık, ‘örtünmek’ vardır. Aslında örtünmek değil, örtülmektir o. Efendisi erkekler tarafından örtülmek. Mekanizma bir kez işlemeye başladı mı, kendiliğinden ezilmeyi, eşitsizliği kabullenir, hatta aşağılanmayı savunur olur kişi. İşkencecisine bağlanan kurbanlar, Stockholm sendromu dedikleri nedir? Kızlar da ‘kendi rızasıyla’ böyle örtünürler.

Örtünün altındaki yalnızca baş değil, zihindir. Ve o sembol atılamadan, o örtü kalkmadan, zihin de açılamaz; bilgi tesettür süzgecinde deforme edilir, bilimsel gerçek yadsınır!

İşte bu yüzdendir ki beraberinde pek çok ‘kadın yapamaz’ yasağını getiren tesettüre karşı çıkmamak, eleştirmemek, dayandığı dogmayı tartışmamak, hatta kabullenmek; Türkiye’nin Arabistanlaştırılmasına da seyirci kalmaktır.

Arabistan ise ne çağdaşlık, ne de ilericilik sembolüdür. Ama parayla nasıl rezil olunur ve zenginlikle nasıl geri kalınırın en başarılı ifadesidir.

----------------------