Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2006

Hava karardı, giden gidene…

Vatan · 9 Mayıs 2006

« Gana’nın küçük balıkçı kasabası Bortianor’da, en yaşlı balıkçı Tse Obando’nun cenazesi kaldırılıyor. Tabutu, devasa boyutlarda bir yeşil soğan.

Ahşap yeşil soğanın, ne kökleri unutulmuş ne sapları. Tam tamına üç metre boyunda, gerçek renklerine boyalı. İçindeki cenaze, Tse Obando yörenin en zengin adamıydı ve soğan tarlalarından servet kazanmıştı… » sözleriyle başlıyor yanımda duran harika belgesel, « Hava Karardı, Git ! » başlığını taşıyan kitap.

Gana’nın Teshie bölgesinde, ister Animist olsun, ister Hristiyan ya da Müslüman, tüm varsıllar yaşarken yaptıkları işleri ya da isteyip de yapamadıklarını simgeleyen oyma tabutlarda gömülüyorlar.

Bu bir gelenek değil. Mucidi, sanatkar bir marangoz, Kane Kwei. Kimine Mercedes oyuyor ve boyuyor ak « wawa » tahtasından, kimine devasa ton balığı. Otobüs tabutta çıkan da var son yolculuğuna, hiç binmediği bir uçakta da. Tavukçuyu devasa bir tahta tavuk, papazı devasa bir ahşap İncil içinde vermişler toprağa. Bölgede halen altı marangoz atölyesi, Kane Kwei’ın göreneğini sürdürüyor. Her biri olağanüstü birer sanat eseri bu tabutlar, hayat gibi geçici, çünkü toprağa gömülüp çürümek için yaratılıyorlar.

Bir gün arayla, iki dostumu yitirdim. Ya ilk, ya son, hep baharda geliyor ölüm.

Baharlar zehir oluyor artık. Oysa Mayıs’ta çiçekler açar, kiraza vurur ağaçlar, çilek kokar toprak, üstelik bugün benim doğum günüm…

Ama hava karardı, gitti Atıf , gitti Erdal.

Atıf Yılmaz ve Erdal Öz.

Ne kadar farklı ve ne kadar aynıydılar.

Atıf ve Erdal’la hepsi birbirinden güzel anılarımı eklerken birbirine, Gana’lı marangoz Kane Kwei düştü aklıma. Üç metrelik tahta bir bir kamerada son yolculuk, yakışırdı Atıf Yılmaz’a. Erdal Öz’ün üstüne kapanan devasa kitap kapağı, kuşkusuz « Gülünün Solduğu Akşam » ve üzerinde bir kalp olmalıydı.

Deniz, Yusuf, Hüseyin, Sinan…O gül gibi dikenli ve masum çocukları öyle sevmişti ki Erdal Öz, başlarının koparıldığı meşum gecenin yıldönümünde kapattı güzel insan gözlerini hayata. Zamansız, sırasız, haksız olsa da, mutlu çıktığını sanıyorum son yolculuğuna.

Zaten « son » ne demek ? Neyin sonu ? Sonsuzluğa inananlar için son yoktur ki… « Can » adını boşuna basmadı o yarattığı binlerce kitaplık büyük esere, yazdığı onlarca öykü ve romana. Ruhu orada, yazdığı ve yayınladığı kitaplarda, üstelik sevgili Samiye’sinin kendisine verdiği güzelim kızında, oğlunda yaşıyor bizzat kendisi, büyük eseri onlara emanet elbet !

« Siz, Ben ve Köpekbalıkları »mı tereddütsüz yayınlamıştı. Sesini duyar gibiyim : « Kız sen çok iyi yazarsın, roman yaz, roman ! » diyen. Sözünü dinledim, yazdım. Yine yazacağım.

Bir gece, onun canı ciğeri, benim taze dostlarım Sevgi ve Deniz Kavukçuoğlu’nun evinde bir çilingir sofrası hatırlıyorum. Sevgi’m muhteşem bir masa donatmış. Karşımda Erdal Öz, Demir Özlü, yanımda Deniz Kavukçuoğlu. Daha ne isterim ?

Öylesine soylu, öylesine iyi yetişmişlerdi ki, uğrunda çile çektikleri, hapis yattıkları, sürgün edildikleri kalabalıklara taban tabana zıtlıklarına takılmıştım. Caza tutkun, Batı ve Türk klasik müziğini en iyi bilen, hatta Deniz gibi kendisi müzisyen sevgili dostlarıma, « Siz değil misiniz bu ayak takımını savunup tepemize çıkaran ? » deyip bütün gece, zorla arabesk dinlettim, sosyolojik nutuklar çektim! Kışkırtamadım. Hoyratlığıma sinirlenmedi bile, sevecenliğini hiç yitirmedi Erdal.

Zerafeti içinde taşıyan, olağandışı bir vicdandı, Erdal Öz. Bu dünyadan adam gibi geçti. Ne mutlu onu tanıyanlara ve hatırasını yaşatacak olanlara.

Atıf Yılmaz’a son selamım, bir sonraki yazıya…

----------------------------------