Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2006

Hak ve bedel

Vatan · 19 Mayıs 2006

Yasın öfkeye karıştığı uzun bir günü KanalTürk’te devirip, ertesi sabaha karşı eve dönerken, arabada dört kişiydik. Genç bir teknisyen, « Program süresince telefon eden seyircilerden biri, cumhuriyet tehlikede, niçin orduyu göreve çağırmıyorsunuz, diye soruyordu, » dedi.

« Gerçekler » programı sırasında, Tuncay Özkan ve Kemal Yavuz Paşa, Genel Kurmay Başkanı Özkök’ün saldırının ardından Danıştay’a gitmemesini ve katliam girişimini kısa bir bildiriyle kınamasını yadırgamışlardı. Oysa ben, TSK’nın komuta kademesinin tepki vermemesinden memnun ve hatta hiç karışmamalarından yanaydım.

Ülkemiz insanları, toplumsal barış ve devlet düzeninin korunup kollanmasını başından beri orduya yıkmış, zaten hazıra konduğu laik cumhuriyet değerlerinin savunulmasını 83 yıldır askerden beklemişti.

Ordu da bu beklentiyi boşa çıkarmış sayılmazdı doğrusu !

27 Mayıs 1960’ta da gemi azıya alan DP hükümeti ordu eliyle derdest edilmiş ve Türk toplumuna, yine hazırlop, kendi gayretiyle kazanmadığı için ne sindirip, ne de değerini bilebildiği bir demokrasi verilmişti. 27 Mayıs’ın halka tepsi içinde sunduğu Anayasa, öylesine çağdaş ve ilericiydi ki, tıpkı bugün AB yasalarıyla gelen hakların ite uğursuza yaradığı gibi hoyratça ve ölçüsüzce istismar edilmiş…

Ve karışan ortalık, bir kan banyosunda iyice çırpıştırıldıktan sonra 12 Mart 1970’te darbe yapan askeri yönetim tarafından ölçüsüz bir gaddarlıkla bastırılmış, o ilerici Anayasa da kuşa çevrilmişti.

Genç teknisyen arkadaşıma, « Sen kaç yaşındasın ? » diye sordum. Oğlumdan bir yaş küçüktü. Bırakın 1970 darbesini bilmek, 1980 darbesini bile ancak « duymuştu » !

Oysa pek çok anı kitabı, belge var 12 Eylül 1980 hakkında. Ama hepsi, askeri darbeden doğrudan etkilenmiş, arkadaşları asılmış, yüreği kanatılmış, zulme uğramış insanların, elbette ki sübjektif tarihi. Belgeler bile bölük pörçük, kısa güdümlü yayınlarda yer alıyor.

Türkiye’yi 12 Eylül 1980’e taşıyan sürecin objektif tarihi yazılmadı ve darbecilerin ülkeyi bugünlere taşıyan, zalim olduğunca cahil, gerici, hatta dinci ve dar ufuklu politikasının dökümü henüz yapılmadı !

Oğlumdan bir yaş küçük teknisyene, tarihini yazmayan, zaten yazılanı da okumayan Türkiye’nin, tarihten ders alamadığı için tam 46 yıldır aynı kısır döngüde debelendiğini nasıl anlatabileceğimi, düşündüm.

« Bak, » dedim, « Laik cumhuriyet ve demokrasi rejimi, uğrunda mücadele edildiği, toplumsal savaşımla kazanıldığı zaman sivil halka mal olabilen değerlerdir. Bizler, çok uzun zamandan beri nasılsa asker var, rejim tehlikeye düşerse gelir kurtarır diye yan gelip yatmaya alıştık. Ama artık, tebaa değil yurttaş olduğumuzu ve sivil toplumun değerlerine sahip çıkıp laikliği de demokrasiyi de hak ettiğimizi kanıtlamak zorundayız. Beceremezsek, demek ki hak etmiyoruz, hak almaya da hazır değiliz… »

Bilmiyorum yanılıyor muyum, son yıllarda 12 Eylül darbesinin 12 Mart, 12 Mart darbesinin de 27 Mayıs ihtilalinin sonuçları olduğuna inanmaya başladım.

Eğer 1960’ta Demokrat Parti sultasından yılan halk, dövülerek, yaralanarak, hatta ölerek , ama hükümeti seçimlere zorlayıp düşürebilseydi, demokrasiyi bedelini ödeyerek kazanmış olacaktı.

O gün bugündür, hazır bulduğu ne demokrasi, ne de laik cumhuriyetin değerini anladı toplum.

İşte şimdi, Cumhuriyet’in 83’üncü yılında, laik demokrasiye artık halkın sahip çıkması için belki de son fırsat. Ya kazanacak, ya kaybedeceğiz. Ama kazandığımızı hak edecek, yitirdiğimizin bedelini de ödeyeceğiz.

--------------------