Yakan aydınlıklar
Vatan · 16 Haziran 2006
Garip canlılardır pervaneler. Gündüz, her yer aydınlıkken fark etmezsiniz varlıklarını. Derken karanlık basar, bir lamba yanar, ortaya çıkarlar. Müthiş bir çekim vardır içlerinde; yemez içmez, o minicik ışığa yönelirler. Döne döne, çarpa çarpa can verirler lambanın çevresinde. Koskoca güneşe kanma, sen git yapay bir ışığın öldürücü sıcağına teslim ol, kavrul öl, iyi mi?
Meğer salt pervaneler değilmiş sahte aydınlıklann kurbanı. Dehşet içinde okudum: Yalnız ABD'de her yıl milyonlarca kuş, gece uçuşlarında gökdelenlerin sahte ışıklarına kanıp pencerelere çarpa çarpa telef oluyorlarmış.
Dalgalar halinde ülkeler, kıtalar aşarak göç eden kuş sürülerini, geceleri yıldızlar yönlendirirmiş ezelden ebede. Derken gökdelenler icat olmuş, karanlıkta parlayan ışıkları yere yakın yıldızlar oluşturmuş. Örneğin New York'un gece manzarasını kim unutabilir? Yıldızlardan bile çekicidir göğe vuran ışıkları, işte kuşlar, bu ışıkların çekimine kapılıyor, yıldız sanıp peşine takılıyor ve yönünü yitirip camlara taslayarak oluyorlarmış.
Dünya Doğa Vakfı WWF, her yıl salt ABD'de 100 milyonu aşkın kanatlı canlının "sahte aydınlıkların" kurbanı olduğunu belirtiyor.
Oysa ışık iyilik, karanlık kötülük, diye bilinir.
Işık çekicidir, karanlık itici.
Umuttur ışık. Işığın bittiği yerde umut da biter.
Ama sahte ışık, gerçek karanlıktan da betermiş meğer.
İnsanları da ışık çeker. Özellikle sahici karanlığın ortasında parlayan sahte ışıklara, aldatıcı aydınlıklara vurgundur insanlık. Kentler ışıktır. Göğü yıldızlı kırları bırakıp, sahte umutların şavkıdığı aydınlık kentlere göçerler.
Pervanelere dönerler.
Kanatları yanar, yaşamları kavrulur. Kuşlara benzerler: Ulaşamayacakları varları, kendi yoklarından ayıran saydam engellere çarpa çarpa, dolu vitrinlerin önünde boş gözleri açık giderler. Akın akın yıkılsalar da, nedense hiç bitmez umutlan. Kendilerinden önce düşeni görmek bile geriletmez onları ışığa doğru hamlelerinde. Cennet vaat eden ölüm de bir ışık değil midir? Belki onun ışığı sahte değildir, kim bilir?
Cenneti beklerken, göçülen kentlerin ışığı yaksa bile, belki uzak, bilinmeyen kentlerin ışığı sahicidir, umudunu yitirmez insanlar. Avrupa'nın, Amerika'nın ışıkları tükenmez. Belki oraların, aralanndan birinin pencereleri yoktur çarpılacak. Aydınlıkları kavurmaz belki. Göç sürer.
Convention meydanında, Avrupa'nın en güçlü bankalarından birinin, tam da para (ışık mı demeliydim acaba?) çekilen otomatik kasasının önünde, aydınlığın peşinde Paris'e göçen Rumen bir dilenci diz çökmüştü. Elinde tuttuğu karton parçasının üstündeki kargacık burgacık: "Allah için bir yemek parası" yazısıyla sessizce dileniyordu. Sessizce dileniyor, çünkü Fransızca bilmiyor, zaten yazan da pek biliyor sayılmazdı.
Dilencinin önünden geçerken, yaşlı bir Fransız'ın durup: "Peki ya Allah yoksa? Kendin için para istesen daha akıllıca olmaz mı?" dediğini duydum.
Tanrıtanımaz Fransız, Rumen yoksulun son umudunu, son ışığını da söndürmeye çalışıyordu.
Oysa ne Rumen göçmen dilini anlıyordu yaşlı adamın ne de adam boşuna konuştuğunu.
Bu yazıyı nereye isterseniz çekin, gider. Türkiye'nin heder olduğu ampul ışıklarını düşünün, yeter! 142