Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2006

Onca uzak, bunca yakın

Vatan · 4 Temmuz 2006

Andre Malraux, "Biçimleri biçeme dönüştüren neyse, o sanattır," demiş. İstanbul yollarında, tepeden tırnağa pembe ya da tepeden tırnağa mavilere bürününce şık olduğunu sanıp salınan tesettürlüleri seyrederken, "Hah," diyorum içimden, "İşte sana hayatında bir resim sergisine gitmemiş, bir müze gezmemiş, hatta gözleri eski halı ya da kilim motiflerine bile takılmamış bir hanım kızımız daha..."

Friedrich Nietzsche, "Sanat ve yalnız sanat, hayatın gerçeğiyle ölmemek için elimizde ancak sanat var," demiş. İstanbul yollarında ne zaman hak tu deyip yerlere tüküren, tükürmediği zaman ürettiği çöpü sokağa atan, arabasının izmarit tablasını asfalta boşaltan, önündeki araba dursa da kalksa da korna çalmadan edemeyen magandalara, yani hayatın Türkiye gerçeklerine ister istemez ilişse gözüm, bilirim: Ne Fahrelnissa'nın adını duymuşlardır ne Nejad'ın, zaten ne de gökkuşağının renklerini sayabilirler.

Oysa gökkuşağı, doğanın sanat eseridir. Erişilmez ve ulaşılmaz, yalnızca hissetmek için yaratılan mutlak güzelliktir.

Hisseden, öğrenir.

İstanbul Modern müzesinde devam eden "Gökkuşağında İki Kuşak" sergisi, birbirinden uzak bir ana oğulun, et tırnak yakınlığındaki sanatlarında, Türkiye'nin kimlik arayışının resimli tarihçesi. Fahrelnissa Zeid ve Nejad Devrim. İkisi de ressam ve ayrı yollarda, aynı soruları sormuşlar tuvallere: Kimiz biz? Doğulu mu, Batılı mı?

Sergi küratörü Haldun Dostoğlu'nun tarihselliği çakıştırırken anne Fahrelnissa ile oğul Nejad'ın birbirlerinden habersiz yarattıkları eserleri karşılaştıran düzenlemesi, ister istemez sergiyi gezenleri de aynı kimlik aranışına yönlendiriyor. İki sanatçının, İstanbul'da başlayıp Londra, Paris ve New York'ta süren yaşamları, Fahrelnissa için Ürdün'de, Nejad için Polonya'da son bulurken, birbirlerinden habersiz aynı soyut çizgiyi izleyen sanatlarında, aynı tereddüdü resimliyorlar. Öyle bir tereddüt ki bu, Fahrelnissa'ya imzasını, sanki var olduğuna kendisini inandırmak için resmiyle orantısız büyüklükte attırıyor. Öyle bir tereddüt ki, 1954'te yaptığı "Soyut Kompozisyon"u imzalarken, adını şaşırtıyor ve "Fahrhenissa" yazdırıyor. Oğul Nejad ise 1944'te yaptığı Kariye ve Otoportre'de Hz. İsa'yla özdeşleşiyor adeta.

Oysa gerçek kimlikleri, apaçık ortada. Nereliyiz, sorusunun yanıtı da. Fahrelnissa ve Nejad, tarihte ve mekânda, Doğu'dan Batı'ya bir gökkuşağının renklerini kucaklayan, bir uçtan ötekine taşıyan kuşaklar. Tıpkı olması gerektiği gibi.

Bambaşka bir sanat dalında Sevan Bıçakçı, aynı gökkuşağındaki yerini, kültür kimliğini hiç sorgulamadan bilen, çünkü içinde taşıyan, onunla doğan ve hak olan biri.

Başkasının elinde zanaat sayılan, Sevan Bıçakçı'nın elinde sanata dönüşüyor.

Sevan, İstanbullu bir Ermeni. Mücevher tasarımcısı. Bu yıl ABD'de yapılan dünyanın en önemli mücevher fuarında, "renkli değerli taşlar tasarımı" dalında büyük ödül ona verildi. Kılı kırk yaran bir jürinin seçtiği 160 tasarımcı arasından sıyrılıp birinciliği kazanan Sevan Bıçakçı'nın oylamaya sunulan mücevheri, "Sultanahmet'te Yağmur" adlı yüzüktü. Yüzüğün merkezindeki kaya kristalinin içine, cami kubbeleri oyulmuştu ve oymacılıkta kullanılan özel yöntem, yepyeni bir tekniği müjdeliyordu.

Sevan Bıçakçı, bu yarışma dolayısıyla ABD'ye ilk kez gitti. Couture Mücevher Konferansı'na davet edilen ilk Türk ve yarışan ilk eseriyle Town And Country Couture tasarım ödülünü kazanan ilk Türk tasarımcı oldu. Kimlik sorunu hiç olmadı, o hep İstanbullu'ydu, İstanbullu kalıyor, zaten de İstanbul'u işliyor eserlerine.

Çünkü o, ancak bu toprakların üstüne kavislenen kültür gökkuşağında bizlerden çok daha eski bir kuşağın hafızasını taşıyor ve yaşatıyor.