Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2006

Okuyan çok ya anlayan?

Vatan · 22 Temmuz 2006

Dünkü yazıma, inanılması güç sayıda okur mesajı geldi ve gelmeye devam ediyor. Yoğun bir ilgi tahmin ediyordum, ancak böylesi tahminlerimin doğru çıkmasına da her defasında şaşırmadan edemiyorum. Şaşırıyorum, çünkü Türkiye'de herkesin gördüğü, bildiği, her gün içinde yaşadığı gerçekler hakkında susulmasına alışamadım, umarım alışmam da. Okurlarımın ezici çoğunluğu, düşündüklerini dillendirdiğimi belirtiyor, destekliyorlar. Ancak sevgi yüklü mesajlarında, cesaretimi de kutluyorlar. İşte bu noktada, kendi adıma değil, Türkiye adına çok üzülüyorum, sevgili okurlarım. Çünkü içinde debelendiğimiz, çözümü basit mi basit, salt sorulmadığı için üzerinde düşünülmeyen soruların, üzerinde düşünülmediği sürece de düzeltilemeyecek çarpıklıkların dile getirilmesi, bir cesaret sorunu olmamalıydı ülkemizde!

Cesaret istememeliydi, iki kere iki dört eder kadar açık ve çıplak saptamalar yapmak. Ne yazık ki George Orwell, bir kez daha haklı çıkıyor: "Riyakârlığın küreselleştiği zamanlarda doğruyu söylemek devrimci bir harekettir!" demiş üstat. Zamanımızda, devrimciliğin ne kadar pahalanıp, kahramanlığın nasıl ucuzladığı da böylece anlaşılıyor.

"Kur'an'ı okumak" yazıma ilk doğru tepkiyi, yazılarımı ilk okuyan kişi ve gerek kültür, gerekse müzik tutkusunu takdirle izlediğim meslektaşım Aytekin Hatipoğlu verdi: "Kur'an, hiç kuşkusuz dünyanın en çok satan kitaplarından biridir ve her Müslüman evinde vardır," dedi. "Ancak Kur'an okunmaktan çok, kutsal bir eşya gibi bulunduruluyor, adeta bir koruyucu, bir muska gibi taşınıyor." Yazı yayınlandıktan sonra, başka okurlarım da aynı görüşü ifade etti.

Eleştirilerinde haklılar. Ben de aynı kanıdayım: Kur'an, her ne kadar dünyanın en çok satan on kitabı listesinde yer almasa da, kuşkusuz tüm zamanların en çok basılan, çoğaltılan kitapları arasındadır. Ancak küresel çapta bir Kur'an baskı sayısı bulunmaması, İslam dünyasında kimsenin böyle bir istatistikle ilgilenmediği, bunu merak etmediği ve bunun üzerinde çalışmadığı anlamına gelir ki, bu eksiklik bile başlı başına, Kur'an'ın okumaktan çok taşımaya yönelik bir kutsal kitap olarak algılandığının belirtisidir... Diye düşünüyorum.

Aslında, "okumak" yerine "anlamak" desek, daha doğru olur. Çünkü Kur'an, basıldığı oranda olmasa da dünyanın en çok okunan kitapları arasındadır, eminim. Başta 350 milyonluk Endonezya, tüm İslam ülkeleri, Türkiye ve hatta Avrupa'daki milyonlarca Müslüman Kur'an okuyor, yüz milyonlarcası ezbere okuyor hem de. Kur'an kurslarında öğretilen de zaten, Kur'an okumak değil mi?

Ancak Kur'an okuyanların kaçta kaçı okuduğunu anlıyor, ezbere okuyanların kaçta kaçı ne ezberlediğini biliyor, soruyu belki de böyle sormak gerekir.

Arapça bilmeden Arapça Kur'an ezberlemek, okumaktır, evet. Ama anlamak değildir. Sünnilikte son elli yıldır yayılan köktendinciliğin, ulema marifetiyle "Allah dilinin Arapça olduğu" iddiasıyla, bazı yerlerde Kur'an'ın Arapçadan gayri başka dilde okunmasını bile yasaklaması, aynı zamanda bir edebiyat başyapıtı olan kutsal kitabın, çoğu Arap olmayan okurları tarafından anlaşılmasını elbette kolaylaştırmıyor. Arapçayla sınırlandırmaya çoğulun cehaleti de eklenince, yalnız Türkiye'de değil, bizim ülkemizden çok daha kalabalık Müslüman ülkelerde bile Kur'an, bizzat okuru tarafından anlaşılamadığı için, (güya) anlayanların "meal"leriyle, "tefsir"leriyle, yani aracı vasıtasıyla öğretiliyor.

Allah ile kulun arasına aracı sokmayan bir din için, ne kadar hazin bir gerçek, değil mi?