Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2006

Kesik yürekler

Vatan · 29 Temmuz 2006

Çocukluğumun ilk korku filmi, "Kesik Başın Esrarı" gibi bir ad taşıyordu. Doğru dürüst seyredemedim, çünkü çoğu yerinde gözlerimi kapıyordum, siyah-beyaz bir filmdi tabii ki, aklımda yalnız masanın üstüne koyulunca masanın üstünde, tepsinin üstüne yerleşince tepsinin üstünde sırıtarak dönen bir korkunç kelle kaldı.

***

Yazarlar, gövdesinden koptuğu halde yaşamını sürdüren organ öykülerine pek meraklıdır. Kesik baş öyküleri saymakla bitmez. Kopuk kol ve kesik el teması da pek revaçtadır. I. Dünya Savaşı'nda Mallaparte'nin tabağına ve Blaise Cendrars'ın ayağının dibine düşen eller, edebiyata iki dünya klasiği kazandırmış, hatta naçiz yazarınız bile "Sirk Kızı" öyküsünde kesildiği bilekten her gün yenisi çıkan bir elin dayanılmaz çekiciliğine kapılmıştır.

Ancak, yazarların kopuk organlara ilgisi, nedense başta el ve kol olmak üzere kelle, bacak gibi gövde dışına taşan birkaç çıkık uzuvla sınırlıdır. İç organlardan en çok, dışarıya uğramış bağırsaklardan söz edilir. Mitolojiye kadar inersek deşilen karaciğer ve yerinden çıkartılan yürek efsanelerine rastlarız. Ama kimse, kimse; böbrek, dalak, mesane, safra kesesi gibi uzuvların kesildikten sonra canlanıp bağımsız yaşamalarını hayal edip yazmamıştır. Bir kopuk yüreğin tıp tıp edişi, bir kesik başın dönüşü ve cansız olması gereken parmakların kıpırdanışı, galiba safra üretmeye devam eden bir keseden, idrar çıkaran bir mesaneden daha romantik ya da daha dehşetengizdir.

***

Fransız edebiyatının devi, Henry Miller'ın taptığı yazar Blaise Cendrars'ın anlattığı kesik el öyküsü farklıydı. I. Dünya Savaşı'na bizzat ve elbette lejyoner olarak katılan Cendrars, siperden fırlayıp giden arkadaşından arta kalan canlı ve kanlı eli anlatmıştı da o savaşta kendisi de bir kol yitirmişti. Okurları, kitaplarını tek kolla, yani tek elle yazdığını biliyordu. Ama yüreğinin kopuğunu, yarasını hiç görmediler. Oysa asıl kurşunu, aşkın görünmez silahından yemişti Cendrars.

"Moravagine"in yazarı, okuryazar olur gibi ozanyazar doğan Cendrars, delicesine sevdiği kadınla tam kırk beş yıl, aynı yastığa baş koymadan yaşadı.

1916'da Raymone'a vurulduğunda 29 yaşında, evli ve savaş malulüydü Cendrars. Derhal evlilik, hiç olmazsa metreslik önerdi Raymone'a. Oysa genç kadın, ozanyazar Cendrars'a tapıyor, ancak 'dokunacak' kadar sevmiyordu. Yıllarca, ayrı ayrı evlerde, ayrı ayrı kişilerle ama birbirleri için yaşadılar. Zaman içinde Cendrars, bedeninde Gaby adlı bir model, kafasında Raymone'la aldattığı nikâhlısı Fela'yı bıraktı, metreslerinden ayrıldı. 1948'den öteye Raymone ile aynı çatıyı paylaştılar, ancak ölümüne kadar elini süremedi her şeyden çok sevdiği kadına.

Ve bir gün bir genç kız çıkageldi. Adı Miriam'dı ve ozanyazar babasının hamileyken terk ettiği Fela'dan İngiltere'de dünyaya gelmişti. Raymone'la çok anlaştılar, Blaise Cendrars da "Gerçekten kızın mı?" diye soranlara: "Öyle diyor. Pek de mutlu görünüyor, bana göre hava hoş!" yanıtını veriyordu. Herkese kızım diye tanıştırıyordu Miriam'ı. Genç kız, baba değil 'Blaise' diye hitap ettiği yazarın gerçekten kızı olduğunu, ölümünden sonra yayımladığı olağanüstü Blaise Cendrars biyografisiyle kanıtladı ve onun soyadını hak ederek taşıdı. Üstelik, bir anlamda aynı kaderi paylaşarak.

***

Garip bir üçlü oluşturarak birlikte yaşadıkları baba ocağında, 1950'de Pierre Lazareff ile tanıştı Miriam. Lazareff, genç kızı görür görmez vurulmuştu. Derhal eşini boşadı ve Miriam'a birlikte yaşamayı önerdi. Oysa Miriam da tıpkı Cendrars'ın Raymone'u gibi, âşığına tapıyor, ancak 'dokunacak' kadar sevmiyordu. On yıl aynı evi paylaştığı sevgilisi Lazareff'le aynı yastığa baş koymadı.

Raymone ve Miriam, iki olağanüstü erkeğin âşık olduğu olağandışı iki kadındı. Âşık oldukları erkeklere, vücutları dışında her şeyi verdiler. Belki de, öyle erkeklerin daima ve asla eremeyecekleri bir murada ihtiyacı olduğunu anlamışlardı. Aşklarını, hep 'ulaşılmaz' bir yan bırakarak sundular ve aşınmasını önlediler.