Vermek ya da vermemek
Vatan · 1 Ağustos 2006
'Mobile' diye adlandırılan hareketli heykelciklerin babası Alexander Calder'e özel bir sevgim vardır. Mühendis, yontucu ve ressam Calder, elbette çok önemli ve 21. yüzyıla damgasını vurmuş bir sanatçı. Andre Breton, onun eserlerini 'Dengenin pür sevinci' diye tanımlarken; Jean Paul Sartre, "Calder hareketi belirtmiyor, yakalıyor," derken herhalde boşuna konuşmuyorlardı. Ancak benim Calder sevgim, onun sanatçılığından çok, kişiliğine yönelik.
1942'ye dek minicik, kıpırtılı heykelcikler yaratan Calder, bu tarihte biçim değiştirdi ve 'mobile'lerin karşıtı gibi; büyük boyutlarda, durağanlık, ağırlık ifade eden kunt heykeller yapmaya başladı. Bir merakı da, 'stabile' adını verdiği bu heykelleri, baştan aşağı siyaha boyamaktı.
Çok ünlüydü Calder, çok. Ancak bir o kadar da geçimsiz, tavizsiz ve inatçı. Eserlerini öyle her alıcıya satanlardan değildi. Bu zorluk, parayı bastırınca her istediğine sahip olmaya alışan yapmacık sanatseverlerin arzularını kamçılıyor ve varsıllıklarıyla ünlü isimler ondan bir heykelciğe sahip olabilmek için birbirleriyle yanşıyorlardı. Bir gün Calder'in atölyesine çok zengin bir koleksiyoncu ile hanımı geldi. Hoşbeşten sonra koleksiyoncu çift ıkına sıkına talebini açıkladı. Maestroya bir 'stabile' ısmarlamak istiyorlardı. Ancak bu 'stabile', salt kendileri için yaratıldığının iyice anlaşılması için, biraz farklı olmalıydı. Heykeltıraş, sessizce dinliyordu. "Acaba bizim için altından bir stabile dökebilir misiniz? Bedeli neyse, ödemeye hazırız," dediler. Calder, piposundan bir soluk çekti: "Tabii," dedi, "niye olmasın." Koleksiyoncu çift bir sevindi, bir sevindi. Kadın tam "Ben sana dememiş miydim, bak kabul etti," derken Calder, yanm kalan tümcesini tamamladı:
"Madem istiyorsunuz, altından da heykel yapabilirim. Ancak, siyaha boyarım!"
İnsanın, yaptığı iş, benimsediği ilke, tuttuğu yol konusunda inanç ve görüşlerinden taviz vermemesi, işte böyle kolay aslında, sevgili okurlar.
Asıl zor olan, taviz vermek. Çünkü tavizin sonu yok. Bugün bir ucu, yarın öbür ucu derken, belkemiksiz kalan insanı bekleyen evrim bir tür entelektüel sürüngenlik.
Çevrenize şöyle bir bakınız: "Gençliğimde eski solcuydum, çok hata etmişim, enayiymişim," diye cilt cilt günah çıkartan yazarların: "Değiştim. Değişmeyen hıyardır," savunmasının altındaki değişimde ne var? Calder'in mobile eser kavramını yarattıktan sonra tam zıddını işlemesi, stabile'ler döküp yontarak yeni bir çığır açması mı? Yok canım. Onlardaki tüm evrim, parasızken yoksulları savunup, paralanınca, paralanmalanyla fikirsel uyum gösterebilmek için paralı görüşü benimsemelerinden ibaret.
Aslında politikacısıyla, gazetecisiyle, serbest meslek sahibiyle, 'dün dündür, bugün bugündür,' potasında eritebileceğimiz bu 'değişim' sahiplerinin, ne yapsalar ne etseler, yarına ancak ve ancak 'tutarsızlıkları' kalacak.
Duygu'yu unutmayacağız
"Bir varlık eksilir, dünya çölleşir" demiş düşünür. Duygu Asena'nın varlığı Türkiye'nin kadın çöllerinde bir vahaydı. Dişil insanlık için mücadele edenlere an duru bir kaynak sundu ve o kaynağı hep besledi.
Duygu Asena Türkiye'de yok sayılan kadının adını koyarken, insanlığa öteki yarısını öğretmeye çalıştı.
Onun kaybıyla, pırıl pırıl bir vaha daha kurudu. Giderek çölleşen Türkiye bilincinde Duygu Asena'ya çok susayacak ve onu çok özleyeceğiz.