Kanatlı sürüngenler
Vatan · 22 Ağustos 2006
1965 yılıydı. Fransa’da bolluk patlaması yaşanıyordu. Ulusal gelirin sosyal sınıflara daha hakça yansıması, kadın erkek eşitliği ve seks özgürlüğüyle sonuçlanacak 1968 Mayıs isyanlarına üç yıl kalmıştı.
Henüz kimse neler olacağını bilmiyordu, ama varlık içinde yüzen Fransızlar, yokluk içinde olduklarından bile daha homur homur ve toplumsal huzursuzluk had safhadaydı.
Siyasal dizginleri elinde tutmakta giderek zorlanan Charles de Gaulle, bir gazeteciye Fransa’yı: “258 çeşit peynir üreten bir ülkeyi nasıl yönetebilirsiniz ki?” sorusuyla tarif etti.
Çekişmeci Fransız karakterini pek güzel özetleyen bu vecize, Avrupa’da duyulup dünyaya yansımakta gecikmedi. Ama en muhteşem yankı İtalya’dan geldi.
Aynı yıllarda İtalya Cumhurbaşkanı Guiseppe Saragat, De Gaulle’ün sözünü duyunca içini çekip, o da İtalyanların çelişkisini:
“Ya erkek penisini kuzeyde ’kuş’, güneyde ’balık’diye adlandıran bir ülke, yönetilebilir mi sizce?” repliğiyle açıkladı.
Gerek De Gaulle, gerek Saragat’ın teşhisleri doğruysa, Fransızların ortak özelliği uzlaşmazlık, İtalyanlarınki ise düpedüz açmaz demek, sanırım yanlış sayılmaz.
Peynir çeşidi kadar farklı görüş üretmek, neyse ne. Ama kuş uçar, balık yüzer. İkisinin uyuşmazlığı, kuşkusuz zengin Kuzey İtalya’nın yoksul Güney İtalya’ya yönelik husumetini de açıklar.
Acaba Türkiye, nasıl bir metaforla anlatılabilir?
***
Bizim 258 çeşit peynirimiz yok. Ölçü kebap olsaydı, kuşkusuz ağır basardık, ancak kebap çeşni sayımız kadar bile farklı fikir sahibi olduğumuzdan da emin değilim.
İtalyanların ikili açmazına gelince, Türklerin rustik edebiyatına epeyce denk düşüyor.
Penise, bizim ellerde de “kuş” deniyor. Denize dönük bir millet olmadığımızdan, akıllarına balık gelmez elbet.
Ama deniz kenarında bile yüzünü karaya dönüp oturan halkımız erkeği, balığın karadaki tasvirini bulup takmış zaten taklavatına: “Kobra” diyorlarmış, yeni öğrendim!
Kobra dediğiniz, yılan. Kara yılanı ise geçirdiği evrim sonucu sudan karaya çıkan balık türevi bir hayvan.
Su yılanı hâlâ yüzüyor, hâlâ balık.
Öteki karaya çıkmış, arada bir başını kaldırmasına karşın, genelinde sürünüyor.
Ama Türkiye, yok kuzey argosuydu, yok güney diye kutuplara ayrılmıyor. Kuşu kobrası karışık, memleket sathına dağınık.
Kadın erkek, Türki halkının uzlaşmazlık ölçüsü, ne takıntı adı, ne kullanma kılavuzu. Ama namus ve temizlik.
Birilerinin apış arasına koydukları namusu, diğerleri kafalarda arıyor.
Ötekilerin temizliğine, berikiler pislik, diyor.
Birilerinin namusu kadından soruluyor, diğerlerinin kendilerinden.
Birilerinin erkekleri tahrik oluyor, taciz tecavüz ediyor, ama namuslarına halel gelmesin diye kadınları örtünüp saklanıyor; bucak bucak namus kaçırıp sakınıyorlar. Diğerlerinin namusu kendi özgür vicdanları. Var ya da yok, ne kadınları bağlıyor, ne başkasını. ***
Temizlik ve pislik uzlaşmazlığına gelince, son örneği, gazetecilik ustam Yalçın Bayer sayesinde haber olabildi.
Karaburun’da ortalık yere yapılan kakayı temizlik sayanlar, bikinili bir genç kıza “pislik” diye saldırdı. Ama saldıranlardan bir “errrkek”, pisliği avuçlamayı da ihmal etmedi, anladığım kadarıyla!
Anladığım kadarıyla diyorum, çünkü ister çocuk olsun ister erişkin, insan dışkısı pisliktir, ama bir genç kız vücudu hem güzel, hem temiz.
Namus diye heykellere peştamal, kadınlara çarşaf sarıp, bir genç kızın güzelliğini “pislik” diye arzuyla avuçlayan zihniyet, herhalde “pisi kopart”mak niyetindedir. Psikopatın Türkçesi de bu kadar olur.
Sürüngenlerin kanatlandığı bir ülke, nasıl yönetilebilir sizce?