Hazır mısınız?
Vatan · 2 Eylül 2006
Halen Türkiye’nin kaderini elinde tutan kişiler arasındaki, tek ve gerçek devlet adamının Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer olduğu kanısına varalı çok oluyor.
Ve akan zaman, ikinci, üçüncü bir devlet adamının keşfiyle değiştirmekten çok mutlu olacağım bu kanıyı, ne yazık ki her geçen gün, daha da pekiştiriyor.
Devletin erk zirvesinde, Lübnan’a asker göndermeye karşı çıkan tek yetkili Cumhurbaşkanı Sezer, yine yalnız. Ama sadece devlet katında yalnız. Çünkü Türk halkı, ister iktidar yandaşı olsun ister muhalif partili, tamamına yakın bir çoğunlukla onu destekliyor, ona hak veriyor.
Başka yazarları bilemem, ama benim okurlarım arasında Lübnan’a asker gönderilmesinden yana tek kişi yok. Her konuda yandaş ve aykırı eleştiriler alırken, Lübnan’a Türk askeri göndermemek yolundaki bu fikir birliğine, Irak işgaline katılmaya karşı çıkarken bile ulaşılmamıştı.
Konuyla ilgili yazılarıma tepki veren okurlarımın ortak duygu ve düşüncelerini dile getiren Mustafa Kökten’in ilginç sorular sorduğu bir mesaja burada yer vermek isterim:
“Başbakan ve Meclis Başkanı, Lübnan’a Türk askeri göndermek için iştahla çalışmakta. Lübnan Başbakanı Siniora ile geceleri telefonla durum değerlendirmesi yapıyorlar. Ama akıllarına gelip sormuyorlar:
- Yahu Siniora kardeş, sen KKTC’yi tanımış mıydın?
- Yoo...
- Türk vatandaşlarına vize uygulayan, istediğini ülkene kabul edip, istemediğini gümrüklerden çeviren sen değil misin.
- Eveeet.
- Öyleyse gazetecilerin karşısına geçip, benim Ermeni bakanım bile Türk askerini istiyor diyecek kadar nasıl sahtekâr olabiliyorsun!
Bizi aptal yerine koyuyorlar, Mine Hanım. Türk’ün kanı, Türkiye’nin bağımsızlığını, bütünlüğünü korumak ve barışı savunmak için helaldir Türk topraklarına. Onun bunun petrol politikası için akıtılmaz! Türk askerini Anzak askeri gibi yaban ellerde perişan etmeye kimsenin hakkı yoktur.
Başbakan, Meclis Başkanı ve asker gönderilmesini destekleyen milletvekillerini, Lübnan’a önce kendi oğullarını, damatlarını, yeğenlerini ve kuzenlerini göndermeye, gazete yazarlarını ise Beyrut’a kadar zahmet edip, önce oradan habercilik yaptıktan sonra fikir yürütmeye davet ediyorum!”
***
Kore Savaşı bittikten altı yıl sonra, 25 Haziran 1959’da, Nazım Hikmet, Kore’de şehit düşen bir yedek subayımızın çığlığı olup, zamanın başbakanı Adnan Menderes’e “Diyet” şiiriyle seslenmişti. Vatan yazarı Mustafa Mutlu’nun da tamamını 30 Ağustos makalesinde yayınladığı “Diyet”, bir lanetin kehanetinden ibarettir.
Ozanlar ne peygamberdir ne aziz. Ama büyük ve iyi yürekli her ozan ya sihirbazdır ya kâhin. Ve yüreği cömert ve şiiri kocaman Nazım Hikmet’in 1959’da Kore şehitlerine istediği diyet iki göz, iki kol, iki bacak gibi “iki yıl” sonra ödenmişti...
DP hükümetinin sacayağı, Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan, beşeri hukuk açısından hiç de geçerli olmayan gerekçelerle asıldılar. Oysa boyunlarına geçen yağlı ilmeğin ucunu, Kore şehitlerinin “ahı” tutuyordu! Görülmeyeni, düşünemedi kimse: Onlar köpekti, bebekti zırvalarına değil, Kore’de düşen yiğitlere can bedeli ödedi.
Amerikan güdümünde bir Irak çıkartmasında alacağı “ah”lardan ve ödeyeceği “diyet”ten, TBMM’den geçemeyen birinci tezkere sayesinde kurtulan AKP hükümeti, kadrini bilmediği şansını şimdi Lübnan’da zorluyor.
Kendilerine, ölülerin zırhlı otomobillerden daha hızlı gittiğini anımsatır ve sorarım: Yarışa var mısınız, hazır mısınız?
* Madame Figaro, birinci yıldönümünü eylül sayısında altın harflerle kutluyor. Seçkin kadınların dergisi Madame Figaro’nun donanımlı ve titiz kadrosunu yürekten kutlar, sizin de okumanızı hararetle öneririm.