Buraya kadar
Vatan · 4 Eylül 2006
Nobel ödüllü İngiliz ozan ve yazar Rudyard Kipling’in, 1910 yılında yayınlanan « Oğluma Mektuplar »’ı, « İf » şiiriyle başlıyordu.
Kipling, « Eğer, » diyordu oğluna yazdığı şiirde : «…Eğer zaferi tanırsan yenilgiden sonra/ Ve karşılarsan aynı cepheden bu iki yalancıyı/ Eğer korursan cesaretini ve aklını/ Ötekilerin hepsi kaybettikleri zaman/ İşte o zaman Krallar, Tanrılar, Kader ve Zafer/ İtaatkar tutsağın olur hepsi/ Ve daha iyisi, Krallar ve Şan’dan bile değerli/ Adam olursun, oğlum. »
Adam olması beklenen oğulun adı, John Kipling’di. Elbette şöhretli babasına layık olmak gerekiyordu. Birinci Dünya Savaşı başladığında, « Eğer » şiiri yazılalı dört yıl olmuş ve Rudyard Kipling’in oğlu John henüz 17 yaşındaydı. Aşırı derecede miyopluğuna karşın, İngiliz ordusuna gönüllü yazılmak için başvurdu John. Gözlerinin sağlam olmadığı gerekçesiyle, reddedildi.
Baba Rudyard Kipling, oğlunu orduya gönüllü yazdırmak için uğraştı ve sonunda, « torpil » yaptırarak İrlanda Birliği’ne kattı.
John Kipling, 1915 yılında birliğiyle Fransa’ya gönderildi ve orduya katıldıktan sadece 6 ay sonra, can attığı savaştaki ilk çatışmasında, Loos muharebesinde can verdi.
Kuşkusuz silahını kullanacak zamanı olmamıştı. « Adam » olacak zamanı da.
Rudyard Kipling, oğlunun ölümünden sonra değişti. 1919’da, unutamadığı oğlunun ağzından : « Eğer sorarlarsa niçin öldüğümüzü, babalarımız yalan söylediği için, deyin onlara, » diye yazıyordu…
22 yaşındaki Furkan Işık’ın bitirmeye zaman bulamadığı internet sitesine koyduğu, kardeşine sarıldığı fotoğrafa bakıyorum iki gündür.
Onun da gözlükleri var. Belki astigmattı, belki miyop, John Kipling gibi.
İktisat mezunu ve bilgisayar tutkunu Furkan Işık’a kim yalan söyledi acaba ? Kim öğretti ona ve onunla aynı gün, Şırnak’tan Van’a, kana doymayan o topraklara verilen sekiz can, sekiz oğula « adam » olmanın « eğer »lerini ?
Hayır, o çocuklar « adam olsun » diye savaşa gönderilmediler. O yiğit oğullar, zaten adamdılar ! Ve onların tırnağının kiri olamayan, köle doğup köle ölen cellatlara kurban verildiler. Aşiret kulluğundan, ancak bir cinayet örgütünün buyruğuna geçebilen tutsak zihinler, insanlık kamburu, uygarlık cüceleri, özenle yetiştirdiğimiz, silah değil kitap taşıttırdığımız, üstüne titreyerek okuttuğumuz çocuklarımızı, umutlarımızı, geleceğimizi kırıyor.
Sözleşmeli askerlik sistemine dayalı, yani çoğu profesyonel modern orduların tersine, bizim ordumuz zorunlu askerlik hizmeti üzerine kurulu. Şahsen birinci sistemden yanayım. Ama diyelim ki böylesi doğrudur. Ancak zorunlu askerlik düzeneğinin, olmazsa olmazı « eşitlik » ilkesidir.
Oysa bu eşitlik ilkesinin, çok uzun süreden beri, tam olarak PKK ile « düşük yoğunluklu » savaştan öteye çiğnendiği, hiç bir « devletlü » oğlunun sıcak bölgelere asker çıkmamasından bellidir !
Türk halkı, ordusunu sever ve oğullarını övünerek askere gönderir. Ancak şehit oğulların ardından artık « vatan sağolsun » demeyeceğini bağıra bağıra ilan eden ana babaların mesajı çok açık : Kollanan kalantor çocukları ve şehit cenazeleri dönen halk çocukları gerçeği, hem üst kimlikti alt küllüktü diye Kürtçülüğe taviz verenlerin başını yiyecektir, hem de vatan savunmasında « eşitlik » ilkesine duyulan güveni sarsmaktadır.
Ulusun çocuklarını, kendi topraklarında, iç düşmana karşı koruyamayan, kendi sınırlarının güvenliğini sağlayamayan ve zaten parçalanma tehlikesi içinde bir devlet, büyüklüğünü önce kendi vatandaşına kanıtlamalıdır !
Türkiye’de küçülttüğü devleti, Lübnan’da büyütmeye kalkan AKP hükümeti, bugün mecliste, ya kendi sonunu imzalayacak, ya da erteleyecek. Ama değiştiremeyecek. Çünkü artık belli : Kaderini öyle ya da böyle, halk çocuklarının şehit cenazeleri çizecek.
------------------------------