Madem öyle işte böyle
Vatan · 4 Ekim 2006
Demokratik sistemin evrensel anlamda en geniş kabul gören tanımı, 28 Kasım 1850’de Theodore Parker tarafından yapılanıdır. Parker, “Demokrasi, herkesin, herkes için ve herkes tarafından yönetimidir,” der. Oysa bugün, yalnız Türkiye’de değil, dünyada bir demokrasi krizi var ve demokratik sistem sorgulanırken, 21. Yüzyılı çıkaramayacağı bile öne sürülüyor.
Müneccim değilim, demokrasi dediğimiz yönetim biçiminin başında olduğumuz yüzyılda miadını doldurup doldurmayacağını bilemem.
Ancak demokrasinin bugün girdiği krizin yegâne nedeni, Theodore Parker’ın tanımından yüz yıl önce, tam olarak 1790’da Edmund Burke tarafından öngörülmüştü : “Çoğunluğun zorbalığı, zorbalık çokluğudur.”
***
Demokrasi, çoğunluk iradesinin politikaya yansıdığı bir sistemdir. Doğası gereği, çoğunluk iradesinin yönü, yönetimin yönünü de belirler. Eğer bir toplumun çoğunluğu dürüstse, tabii ki demokratik temsiliyette dürüstlük ağır basacaktır.
Eğer bir toplumun çoğunluğu hırsız ve rüşvetçiyse, tabii ki kendisine benzeyenleri başa getirecek, o demokraside hırsızlık ve rüşvetçilik de alıp başını gidecektir.
Başlı başına ne çağdaş bir sistemdir demokrasi ne de uygar ve insancıl. Toplumların hamuruna göre yoğrulur, sonuçları da hamurun kalitesine bağlıdır.
Türkiye’de “irtica” var mı yok mu tartışması, işte bu kapsamda önemli. Çünkü irtica varsa, boyutunun Türkiye’nin demokratik kurumları içinde orantısal temsiliyeti de kesinlik kazanacaktır. Ve Türkiye’nin bugün değilse yarın, tabii ki İran gibi değil, ama kendi ve “mürteci” varsayılan toplumunun değerlerinin yansıtacak bir demokrasiye dönüşeceği açıktır.
İrticanın, yüzyıllar önceki toplum düzenini belirleyen din kurallarına dönüş olduğunu düşünecek olursak, çoğunluk anlamında temsil edildiği bir demokrasinin de ne ilericiliği, ne aydınlığı, ne de çağdaşlığı getireceği, hatta düpedüz gerici, üstelik zorba bir halk iradesini yerleştireceği bellidir.
***
Bence Türkiye’nin tartışması gereken sorun, “irtica tehlikesi” nin varlığı yokluğu değil, halkın çoğunluğunun demokrasiden ne anladığı ve ne beklediğidir.
Eğer bu ülkede, İHL’lerden her yıl 25 bin imam ve hatip mezun olurken, bütçesi pek çok bakanlık bütçesinden büyük Diyanet İşleri’ne bağlı 100 bin camide 15 bin imam hatip açığı varsa, dinle ilgili olmayan ve zaten olmaması gereken kurumlar, yüz binlerce imam hatip kaynıyor demektir.
Eğer bu ülkede, yalnız bu yıl 150 bin kız çocuğu Kur’an kurslarında okutuluyorsa, kadınların yüzde 73’ünün başı örtülüyse, Heidi ve Pinokyo “Allah’ın inayetiyle” konuşuyor, Alman papazın kitabından yapılan apartma “abdest suyu al yuvarları artırır” diye yutturuluyorsa, TRT ilahiyat televizyonu oldu ve devlet kurumlarında cuma namazları kılınması gelenekselleştiyse... Bütün bunlar, toplumsal kültürün dini referanslara göre biçimlendiği ve temsiliyetinin de bir “din demokrasisi” olarak kendisini gösterdiği açıktır.
Başka bir deyişle, Türkiye’de artık laik demokrasiyi değil, dini demokrasiyi savunan ve talep eden bir çoğunluk oluşmuştur. Böyle bir çoğunluğun tabanından irtica mı çıkar, din reformu mu, bilemem. Ama TESEV, eğer bu tablodan “tesettürün azaldığı” sonucuna varan bir kamuoyu araştırması çıkarabiliyorsa, bu birilerinin gözümüzün içine baka baka alay ettikleri ya da bir komplonun içinde oldukları anlamına gelir.
***
Çoğunluğun dini referansları ölçü aldığı bir demokraside, laik azınlığın yavaş yavaş sindirileceği, yalnız İslam değil, tüm dinlerin doğası gereği açıktır. Muhalif azınlığın sindirildiği demokrasiler de elbette “çoğunluk zorbalığı” ndan başka bir sistem değildir.