Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2006

Soykırım mevcut, soykıran mebzul

Vatan · 9 Ekim 2006

Sakarya deyince, Karasu duyunca, Sapanca anlarım ben. Hiç gitmemiş, görmemişimdir, ama çocukluğumun en güzel anılarını oluşturur. Çünkü annemin güzel sesinden, tatlı dilinden dinlemişimdir. Ankara’lı çocukluğumun soğuk kış gecelerinde, salonun ortasındaki devasa sobanın üstünde kestaneler çıtır çıtır kızarır ya da telli tencerede mısır taneleri patlarken yalvarırdım : « N’olur Sapanca’yı anlat ! » diye. Babamın komutanlık anıları dahil, ortak maceralarını en lezzetli biçimde annem anlatırdı. Merzifon vardı, Erzurum vardı, var oğlu vardı, ama ben en çok Sapanca öykülerini severdim.

Galiba onlar da, tayinle çizilen asker ailesi kaderlerinde, en güzel yıllarını orada yaşamışlardı. Ablam dört yaşındaydı, benim doğmama daha 14 yıl vardı, ama annem « Sapanca’da… » diye başlayınca iki katlı ahşap bir ev, kümes nöbetinde sansarlara ve tilkilere göz açtırmayan dişi kaz Gelin’in maceraları, babamın askeri birliğe akar su sağlamak için yaptırdığı mühendislik harikası « tahta oluk » sisteminin içine kaka yapıldığını görünce nasıl delirdiği, Sakarya nehri kıyısında kutlanan Hıdrellez’ler, Karasu’da alınan ve hala atıl duran arsa gelirdi gözümün önüne. Yine öyle.

Bir gün Sapanca’daki iki katlı ahşap evin kapısını bir balıkçı çalar, elinde kalan son balığı satmak istemektedir. Boğaz balıklarından başkasını bilmeyen annem, ağzı burnu çirkin, kocaman, yeşilimsi siyah tatlı su balığını (büyük ihtimal sazan) almak istemez. Balıkçı, bahçedeki dut ağacından bir yaprak koparır, « Abla, » der, « Derisini nah bununla ovalayıp temizle, sonra pişir, tadına doyum olmaz ! »

Anneme bırakın yemek, yemeklik malzeme beğendirmek zordu. Öykünün sonunu: «Balıkçı gücenmesin diye aldım. Dut yapraklarıyla ovaladıkça ortaya pırıl pırıl bir balık çıktı, ancak şeklini şemalini yine de gözüm tutmadı. Pişirdim, orasını burasını, yarıya yakınını atarak ayıkladım. Sonra baban geldi, yine beklenmedik bir misafir de getirmişti, yemeğe oturduk. O balık bir lezzetli olmuştu, bir lezzetli, tadı damağımızda kaldı. Bir kenara koyduğum atıkları da ortaya çıkardım, kılçıklarını kemiklerini sıyıra sıyıra, afiyetle yedik… » diye getirirken, iştahsız ve sıskalığından yakındığı küçük kızı, bendenizin bile ağzını sulandırırdı.

Bundan böyle hiç bir kuşağın bunca masum ve lezzetli öyküleri olmayacak Türkiye’de. Masum olmayacak çocuklarımızın anılarını süsleyecek öyküler, çünkü gelecek kuşaklara ne bakir bir yer bırakıyoruz, ne de bozulmamış bir güzellik. Lezzetli olmayacaklar, çünkü doğanın nimetlerini ne anlatan kaldı, ne de tadıma hazırlayan.

Nasıl bir raslantıdır ki, küresel çapta kimya endüstrileri, aynı zamanda yiyecek üretiyorlar ve anneler, sahte reklamlarla doğal diye yutturulan « kimyası içinde » malzemelerle yemek hazırlıyorlar.

Türkiye’de nehirler, ırmaklar, dereler zehir akıyor ve yeraltından bu sularla beslenen göller zehirli artık. İki gün arayla Sakarya Karasu ve Fırat’ın kolu Karasu kıyılarına vurdu ölü alabalık, sazan, turna, mersin sürüleri.

Katliam diye duyurdu basın, ama bu bir soykırım.

Soykıran Türkiye, soyu kırılan Türkiye doğası. Soykırımcılar bilmiyorlar, ama ne yazık ki çocuklarını kansere, hepatite, astıma, kolite ve hatta bin türlü genetik hastalığın pençesine kaptırdıklarında anlayacaklar ki, doğanın soykırımı bumerang gibidir : Döner gelir ve soykıranın soyunu kırar.

Bugün insan eliyle kurutulan göller, yakılan ormanlar, çöplerle boğulan şehirler, kanalizasyon ve kimyasal atıklarla zehirlenen sular, kurtları, kuşları, balıkları öldürürken, bir cenneti cehenneme çeviriyorlar. Ama yarın, o cehennemde insan soyu da kavrulacak. Soykırımcılar, bunu da göze aldılar mı ?

----------------------------------