Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2006

Sevabın serabı

Vatan · 18 Ekim 2006

İsterdim ki her insan, ömründe hiç olmazsa bir sabah, tek bir sabah güne şu soruyla başlasın: “Ya bütün bildiklerim yanlışsa!”

Sevgi, nefret, inanç, ret ve hatta sebat yeteneğiyle teslimiyet eğilimi, genetiğimizde var olan bilginin üstüne sonradan eklenen öğrendiklerimizle yalnız bir kültürü değil, o kültürü taşıyan insanın karar mantığını da oluşturuyor. Edindiğimiz bilginin ölçeğine vurarak sevmeye ya da nefret beslemeye karar veriyoruz. İnandığımız davayı, bilgimizin gücüne göre savunuyor ya da teslim oluyoruz. Hayatımızdaki tüm “değer” ve “değmez” kararlarına, elimizdeki verileri beynimizdeki bilgi ölçeğine vurduktan sonra varıyoruz. Bu ölçek, adeta bir hesap makinesi. Topluyoruz, çıkarıyoruz, ölçeğin doğru olur dediği kararı alıyoruz. Ama kararın doğruluğunu ya da yanlışlığını, elbette ki ölçeğin kapasitesi, yani bilgi birikiminin niceliği ve niteliği belirliyor.

Hayatımızı yöneten bu bilginin doğruluğundan bir kez bile kuşkuya düşmek, onu sorgulamak, eğer yanlış yol tuttuysak düzeltmemizi; yok, gerekeni yapıyorsak kendimize daha güven duymamızı sağlar gibi geliyor bana. Belki de yanılıyorum. Ya da bilgi birikimi o kadar karmaşık bir mantık mekanizmasıdır ki, kimse “reset”leyemez.

***

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın dün geçirdiği rahatsızlık haberlerini izlerken düşündüm bunları. Kendisine acil şifalar dilerim. Başbakanlığın kolay bir iş olmadığını bilmek için, olmak gerekmiyor. Yükün sorumluluğunu bir yana bırakın, temposunu taşımak bile çok güç. Başbakan’ın rahatsızlığına, anladığım kadarıyla yoğun çalışma temposuna rağmen oruç tutması yol açmış. Geçen Ramazan da Maliye Bakanı Unakıtan aynı nedenle fenalaşmıştı.

İşte böyle durumlarda, örneğin Başbakan, yarın sabaha “Ya bütün bildiklerim yanlışsa?” sorusuyla başlasa, diye düşünüyorum. Acaba varacağı sonuç, başta kendisi, ailesine, devlete, millete yararlı olur muydu?

Recep Tayyip Erdoğan, kuşkusuz Allah indinde sevap için niyetli. Ve kuşkusuz oruç vecibesini yerine getirerek manen huzur buluyor.

Ama eminim, doğduğu günden bu yana orucun yalnız maneviyat açısından değil, insan sağlığı için de pek yararlı olduğu bilgisiyle büyüdü, daha doğrusu büyütüldü.

Şimdi doktorlar kendisine diyorlar ki (ya da demeleri gerekir ki), yoğun bir çalışma temposu içinde oruç tutmak insan sağlığı açısından pek yararlı olmadığı gibi, zararlıdır da... Üstelik bu yaklaşımın somut kanıtı bir rahatsızlığı, bizzat kendisi de yaşamış bulunuyor.

İşte bu noktada, “Demek oruç sevabı, benim durumumda vücuduma zararlıymış. Allah da hastalığa yol açan niyet zaten istemez. Acaba buna benzer, yararlı olduğuna inanarak yaptığım ve aslında hem bana, hem görevime zararlı başka işler de var mıdır?” diye sorgulasa kendisini, ne sonuçlar çıkarır sizce?

***

İman, izanla (zekâyla) çakışmadığında bedelin çok ağır ödendiğini kavrar mı acaba ?

Bayıldığı zırhlı arabadan, imanlı ama izansız şoför ve koruması telaşla fırlayıp kapıları otomatik olarak kilitlendiği için penceresi kırılıp da ancak çıkarılabildiğini öğrendiğinde, ne düşünmüştür acaba?

Sağlam şoförlük ve etkin korumalık yapabilmek için iyi Müslümanlığın yetmeyebileceği, aklına gelmiş midir? Rahmetli TRT’nin başına, yanlış hesap sonucu bir uydusunu uzayda kaybeden TÜRKSAT’ın başına ve zaten tüm su başlarına, salt ehlimüslim diye izansız imanlılar getirmenin, devletin en teknik ve hayati kadrolarını “bizden” diye çapsız imamlarla doldurmanın yanlış olabileceği tereddüdüne düşmüş müdür?

Hiç sanmıyorum. Çünkü hem çevresinin, hem de kendisinin bilgi birikimi, şimdi ona “Allah esirgedi de, şeytanın kilitlediği arabadan balta malta, çıkarılabildi,” mesajları veriyordur. Hayırlara vesile, geçmiş olsun.