Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2006

Beyin nasıl yıkanır ?

Vatan · 20 Ekim 2006

Türkiye Cumhuriyeti, kansız darbelerle tanışık bir ülke. Ancak genç tarihinde ilk kez kansız bir darbeyi isimlendiremedi. Çünkü hızlı kansız darbelere programlı bağışıklık sistemi, yavaş geleni farkedemedi, hazırlıksız yakalandı.

AKP iktidarının dördüncü yılında, İslamcı ideolojinin « sivil askerleri »nin Türkiye’yi alıştıra alıştıra laiklik rayından çıkardığı ve İslami bir demokrasiye taşıdığı artık kesinlik kazanmıştır. İslamiyet’in naturası gereği laiklikle uyuşmazlığı, tüm düşünürlerin üzerinde birleştikleri bir olgu. Seküler olup olamayacağı, henüz denenmediği için bilinmiyor, dolayısıyla olur/olmaz tartışmasına varsayım düzeyinde açık.

Tüm dinlere aynı mesafeli duruş ve devletin uhrevi inançtan bağımsızlığı demek olan laiklik temelinin yıkılıp, yerine İslamiyet’in modern çağın gereklerine uyarlanması anlamına gelecek seküler bir sistem arayışı, Türkiye’de tohumları yarım yüzyıl önce atılan bir projedir.

Başlangıçta bir iç politika olarak başlatılan bu proje, 1970’li yılların sonuna doğru ABD’nin dış politikada yürürlüğe koyduğu Yeşil Kuşak planına dahil edilmiş ve ondan öteye Washington’un « olur » onayıyla sürdürülmüştür.

AKP’nin Washington’dan gördüğü destek, bu onayın doğal sonucu olup, ABD’nin pek çok dış politikası gibi yanlış ve tehlikeli sonuçlar içerebileceği, yalnız edilgen ülke « laboratuar Türkiye »de değil, etken ülke Amerika’da da tartışılmaktadır.

Ortadoğu uzmanı Michael Rubin’in Wall Street Journal’da « Mr. Erdoğan’ın Türkiye’si : Daha fazla İslam, daha az Atatürk » makalesi, ABD’nin « bakalım seküler İslam olabilir mi » ya da « İslamiyet’e seküler demokrasi aşısı tutar mı » arayışında ülkemizi denek faresi diye kullandığının, sonuncu kanıtıdır.

Türkiye’ye laikliği çok görüp ABD’nin ılımlı Müslümanlar önderliğinde « İslami demokrasi » deneyine destek verenler, belki de samimi olarak İslamiyet’in sekülerleşebileceğini ve bu deney başarıldığı takdirde, dinin de reforme edilebileceğini umuyorlar.

Oysa bence böyle bir olasılık yok, denenmesi de çok tehlikeli. Çünkü dinle yıkanmış beyinlerin mantığı farklıdır, önce özgürlük kısıtlanır, sonra yasaklar köpürür ve bu zihniyet çoğunluğa taştığında, ancak dine dayalı, güdük bir demokrasiye varılır.

Böyle bir demokrasi, din baskısı ve yasaklarına « hayır » demek hakkı tanımayan, İran’da olduğu gibi kolera ile veba arasında seçmek ve seçilmek eylemine indirgenmiş, sisteme kilitli ve sınırlı bir demokrasidir.

Türkiye’yi yavaş ve kansız bir darbeyle derinden ele geçiren İslamcı ideoloji, büyük ve karşı durulmayacak toplumsal değişimin ancak eğitimle başarılacağını bilmektedir. İşte bu yüzdendir ki AKP’nin gerçek yüzü, ne Başbakanlık, ne Dış İşleri, Maliye vb., ama Milli Eğitim Bakanlığının suretidir ve niyeti, bu surette açıkça okunmaktadır.

İrtica neymiş, neredeymiş diye arananlar, Milli Eğitim Bakanlığının etkinliklerine baksınlar, yeter.

Yüzlerce İHL’nin her yıl binlerce imam hatip mezun ettiği bir ülkede, Diyanet İşleri’nde camilere atanacak imam bırakmayacak biçimde Milli Eğitim Bakanlığı’na yatay geçiş yapılıyor ve eğitim kadroları imam dolup taşıyorsa, bir gidişatın ifadesidir elbette.

İşte bu gidişat, irticanın ta kendisidir.

Okul kitaplarına yerleştirilen dini referanslar, her gün bir yenisi keşfedilen yanlış, yalan ve hurafeden ibaret safsataları bilgi diye yansıtan bir eğitim, kuşkusuz fikri hür, vicdanı hür kuşaklar yetiştirmek amacında değildir.

MEB’in imam kadroları, son olarak Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimine ilişkin 7.sınıf ders kitabından Eugene Delacroix’nın dünyaca ünlü « Halka Yol Gösteren Özgürlük » tablosunu, özgürlüğü simgeleyen kadın figürünün göğüsleri çıplak diye sansürlediler.

Zaten göğüsleri kapalı bile olsaydı, özgürlüğü bir kadının simgelemesi bile onların zihniyetine aykırıdır.

İşte irtica budur.

Ve bu mürteci zihniyetin « seküler İslamiyet » üretebileceğine inananlar, ya budaladır, ya da işbirlikçi.

---------------------------------