Siyasal kaderler
Vatan · 7 Kasım 2006
Dün, fazlasıyla uzun siyasal yaşamlarında ve belki de siyasal yaşamları fazlasıyla uzun olduğu için elleriyle ektikleri umut ağaçlarını yine kendi elleriyle kurutan, ama aldıkları doğru yanlış kararlarla tarih yazan iki politikacının kader günüydü.
Bülent Ecevit, eceliyle öldü.
Saddam Hüseyin, idam cezasına çarptırıldı.
İkisi de İslam dünyası dediğimiz Müslüman ülkelerden çıkmıştı.
Biri demokrattı, diğeri diktatör.
İkisi de başlangıçta solcu, halkçı, idealist ve laikti. Saddam Hüseyin, ABD zoruna karşı son zamanlarda İslami söyleme yanaşmıştı. Bülent Ecevit’in Fethullah Gülen’le başlayan Türk İslam zaafı ise, bilinçaltı naturanın dörtnala geri geldiği yaşlılığına rastladı.
***
Böyle bir karşılaştırma yapılır mı, demeyin. Taban tabana zıttılar, biliyorum. Ama tabanaltında, kök düşüncede benzerlikleri vardı, tavana doğru artıyordu ayrılıkları...
İkisi de ulusalcıydı. Biri Arap, diğeri Türk ulusuna inanıyor ve halklarını, cehalet ve yoksulluktan kurtarıp, yerel kültürüne sahip çıkan; ama Batılı anlamda uygar bir toplum yaratmayı amaçlıyorlardı.
İkisi de ulusal çıkarlar uğruna dünyaya kafa tuttu. O kafa tutuşlar ki, aynı oranda olmasa bile ülkelerine ambargo konulmasına, yokluk yaşatılmasına yol açtı.
***
Saddam Hüseyin, silahlı külahlı aşiret kültüründen geliyordu. Amacını gerçekleştirmek için militer zorbalığı yeğledi, Baas partisinin başında, dikta rejimini benimsedi. Başlangıçta uygarlık istediği halkının özgürlüklerini kısıtladı, zorbalığına karşı çıkanı yok etti ve toplumu ezdikçe büyüyen egosu, muhalefeti olmayan uzun iktidarı sırasında çürüdü, yozlaştı. Ülkesini İran savaşından sonra bir açlığa, Körfez savaşından sonra ikinci bir açlık ve yokluğa sürükledi. Saldığı diktatör namı ve fütursuz gaddarlığı, beş yıl önce ve bu kez suçsuz olmasına rağmen, ABD’nin ülkesini tabii ki bambaşka hesaplarla işgal ve mahvetmesine yaradı.
Bülent Ecevit, hümanist bir kültür adamı olarak idealistti. Silah sevmiyordu, şairdi. Su kullananın, toprak işleyenin diyor, bu toprakların nimetini daha hakça, daha eşit paylaştırmak istiyordu. Sosyal adalet için çıkmıştı yola. Umudu olduğu halkına inandığı için demokrattı. Dürüsttü, alçakgönüllü, insancıl ve insanların hallerine duyarlıydı. Topluma vermek istediği yurttaşlık bilinciyle, dünyadan önce yerli çıkar çevrelerini korkuttu.
Kolay ve rahat para kazanmaya alışmışlar koydu, Ecevit’e ilk ambargoyu. Önce yerli “sağ” sermayeye yenildi Bülent Ecevit.
Bugün, ölümünün ardından yas tutan bu çevrelerin kendisi hakkında düzdükleri övgü ve rahmet dileklerini ibretle izliyorum.
Halkın çıkarlarını, yerli “sağ” sermayenin çıkarları önünde savunamayan Ecevit, bu kez ulusal çıkarlara sarıldı, Kıbrıs fatihi oldu. Ama Kıbrıs’ın fethi, halkın çıkarlarına ikinci darbeyi indirdi ve Türkiye, hâlâ kısmen süren bir uluslararası ambargonun altında yıllarca inledi, yoksun kaldı, geri kaldı, yine.
Türkiye, onun değerini anladığında ve yerli “sağ” sermayeyi nihayet yanına aldığında, Bülent Ecevit de zaten değişmiş, her şeyden önce yaşlanmış, ilkelerinin ve inançlarının dişleri sökülüp tırnakları kırılmıştı, zaten.
Son zaferi ne sosyal, ne halkçı bir politikaydı zaten. Yine ulusaldı: PKK’nın psikopat azmettiricisi Öcalan’ın yakalanması, kuşkusuz büyük ölçüde onun siyasal iradesiyle gerçekleşti.
***
Ötesi, tam bir fiyaskoydu. Türkiye’yi kurtarmak için kurduğu koalisyon, tarihin en büyük ekonomik krizi, onun titrek ihtiyar sesiyle halka yaptığı şikâyetle patladı. Ve Türkiye, onun gibi düşe kalka ve neler, neler pahasına, zar zor çıkabildi krizden (çıkabildi mi zaten?).
2003 seçimleri, bu ülkenin ufkuna mavi bir umut olarak doğan Karaoğlan’ı, daha ölmeden gömdü, siyasal tarihin kırık umutlar mezarlığına.
Bugün hepimizin saygı, sevgi ve hüzünle andığımız Bülent Ecevit’in, idam fermanı ülkesinin yarısında sevinç, öteki yarısında yas tutturan Saddam Hüseyin’den farkı, sadece demokrat ve şair kişiliğidir.
Zaten idam mahkûmunda olmayan bu iki özellik, Türkiye’yi daha büyük belalardan korumuştur ve Ecevit’in ardından uzun yıllar sonra hatırlanacak olan da yalnızca onlardır.